BHUTAN (Eylül-2015)

Bir varmış bir yokmuş. Kafdağı'nın ardında mutlu insanların yaşadığı, cennet misali yemyeşil bir ülke varmış. Kavga, gürültü nedir bilmeyen bu ülkenin iyi mi iyi bir de kralı varmış...
Merak etmeyin niyetim masal anlatmak değil aslında. Ancak beni çok fazla etkileyen masalsı bir ülke Bhutan'dan bahsetmek istiyorum.
Değişik mi değişik, çok az insanın bildiği, içine kapanık, bozulmamış, tertemiz bir yer Bhutan...
Sanskritçede Tibet'in sonu anlamına gelen Bhutan'ın kendi dillerindeki ismi ise Druk Yul...
Yani burası "Kükreyen Ejderhanın Ülkesi..."
Bu "Kükreyen Ejderha"nın iki de dev gibi komşusu var. Biri Çin diğeri de Hindistan... Çin ile ilişkisi 'kapı duvar' misali; selam sabahları bile yok! Dış dünyaya açıldığı tek kapı ise Hindistan...

Ülkenin tek bir havaalanı var, o da Paro kentinde... Havaalanı her ne kadar uluslararası olsa da Paro'ya sadece Bhutan'ın uçakları iniyor. Yakın zamana kadar "Druk Air" ülkenin tek havayolu şirketiyken şimdilerde buna ek olarak "Bhutan Air" de uçuşlara başlamış. Böylece üç olan uçak sayıları altıya çıkmış.
Paro Havaalanı, dünyanın en zorlu havaalanlarından biri olarak kabul ediliyor. Etrafı yüksek dağlarla çevrili dar bir vadiye kurulmuş olan havaalanına iniş kolay değil. Dünyada sayılı pilotun Paro Havalanı'na iniş sertifikası varmış ve o pilotlar da Bhutanlı...

İndiğimiz havaalanı, şimdiye kadar gördüklerimden çok farklı; hava trafiğinin olmadığı sessiz sakin bir yer. Alanda, geldiğimiz uçaktan başkası yok. Sadece az ötede bir helikopter park etmiş öylece duruyor.
Havaalanı binası ise öyle demir yığınlarından yapılmamış. Binanın beyaz taş bir duvardan sonra ahşap oymalı değişik desen ve renkteki pencerelerle devam eden otantik bir yapısı var.
Etrafımız yemyeşil dağlarla sarılı, uçuşan beyaz bulutların arasından masmavi gökyüzü görünüyor. Değişik bitki kokuları içeren mis gibi bir havayı soluyorum. Bu ülkeye "Son Shangri la" diyorlar. Shangri la'nın sözlük anlamında şunlar yazıyor;1- hayal ülkesi;ütopya 2- cennet, çok güzel ve rahat bir yer.

Sonra, az ötede kral ve kraliçenin posteri karşımıza çıkıyor. Fotoğraftaki kadına kraliçe demek gelmiyor içimden çünkü kraliçe deyince aklıma Pamuk Prenses'teki kötü kraliçe ve İngiltere'nin kraliçesi II.Elizabeth geliyor. Ama fotoğraftaki kadın öyle naif ve öyle güzel ki, ona "prenses" ünvanını daha çok yakıştırıyorum.
Bhutan'da çok eşlilik yaygın. Şimdiki kralın babası da dört eşli ve ilginç olan eşlerinin dördü de birbiriyle kardeş.
Fotoğrafta görülen Kral Jigme Khesar Namgyal Wangchuck ise evlenirken babasından farklı olarak tek eşli olacağına dair yemin etmiş. Güzel eşi Jetsun Pema ise halktan biri ve bir piknik sırasında birbirlerini görüp beğenmişler.

Havaalanı binasına girdiğimizde ise bu kez Bhutan krallarının fotoğraflarıyla karşılaşıyoruz.
Bhutan'ın yazılı bir tarihi yok. Ancak çok eski yıllarda bu bölgede küçük yönetimlerin olduğu biliniyor. Sonra 1907 yılında Bhutan'ın ilk kralı bu küçük yönetimleri tek bir bayrak altında toplamayı başarmış.
Yani devlet olarak baktığımızda 100 yıllık bir geçmişi olan Bhutan'a, 1907 yılından bu yana "Wangchuck" soyundan tam beş kral gelmiş.

Havaalanı çıkışı Bhutanlı rehberler yolcuları karşılamak üzere bekliyor. Kadınların uzun, erkeklerin ise kısa etek giydiği bu ülke dünyanın hiçbir yerine benzemiyor.
Evet, sıra dışı bir ülke burası. Burada turist olmanın kuralları da farklı. Şöyle ki;
Bhutan; Hindistan, Bangladeş ve Maldivler dışında tüm dünya ülkelerine vize koymuş.
Bir turist vize alabilmek için kalacağı gün başına 250$ para yatırması gerekiyor. Kalacağı otelin kalitesine göre de bu rakam daha yüksek olabiliyor. Bu fiyatın içinde otel, ulaşım, rehberlik hizmetleri ve üç öğün yemek de var. Üç kişiden daha az gruplar daha fazla günlük ücret ödüyorlar.
Yani kısacası Bhutan, zengin paralı turist istiyor. Sırt çantalı turistlerin ise bu ülkeye giriş şansları şimdilik yok gibi...
Bir de Bhutan'ın gelen turistlere kota koyduğu konusu var. Özellikle sordum; kota yokmuş. Ancak uçaklarımızın ve yollarımızın sayı ve kapasitesi ortada istesek de belli sayının üstünde turisti ağırlayamıyoruz, dediler.

Bizi karşılamaya yerel kıyafetleri içinde Norbu Bhutan Travel'ın rehberi Tshering geliyor, havaalanından çıkıp yola koyuluyoruz.
Program hafif. Öyle koştur koştur değil. Üstelik geceleme havalanının olduğu şehir Paro'da...
Önce bir iki yerde fotoğraf molası veriyoruz. Muhteşem bir doğa var buralarda.

Yine molaların birindeyiz, aşağıda havaalanı görünüyor. Vadi ne kadar dar. Dağ, nehir, yol ve havaalanından sonra tekrar dağlar başlıyor.
Bhutan, Himalaya Dağlarının arasına yerleşmiş bir ülke. Öyle geniş ova ve vadilere bu coğrafyada rastlamak çok zor. Ülkenin kuzeyine gittikçe yükselti yedi bin metreleri geçiyor.
"Gangkhar Puensum" 7570 metre yüksekliği ile Bhutan sınırları içinde yer alan ve dünyadaki en yüksek tırmanılmamış dağ ünvanına sahip. Çünkü Bhutan 6000 metreden daha yüksek dağlara tırmanmayı inançları gereği izin vermiyor.

Sonra, Paro şehrine hakim bir tepede Bhutan'ın ulusal müzesi var onu ziyaret ediyoruz. İçinde pek çok kutsal eşyayı barındıran müzenin bir diğer önemli özelliği de Bhutan kültürü hakkında fikir edinebileceğiniz günlük hayata dair eşyaların sergileniyor oluşu; kıyafetler, silahlar vb...
Bunun yanında "Tangka" adı verilen Bhutan kültürünün yarattığı resim örneklerinin en nadide parçaları da yine bu müze de sergileniyor.
Müzenin içinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan "Tangka"ların fotoğraflarını koyamıyorum. Ama daha sonra gittiğimiz Tshechu Festivali'nde dev bir "Tangka"ya denk geldim. O bölümde tekrar bu konuya dönerim. Gerçekten akıl almaz bir teknik ve incelikle yapılan resimler bunlar.

Bhutan Ulusal Müzesi Paro'ya tepeden bakıyor. Vadinin içinden kıvrılarak akan nehrin ve Paro şehrinin sakin yaşamının seyredilebileceği en güzel noktalardan biri de burası.
Paro, Bhutan'ın en önemli şehirlerinden biri... Nüfusu yaklaşık 35 bin. Bir şehir için bu nüfus çok az gibi gelse de Bhutan'ın nüfusu zaten topu topu 750 bin.












Çevre gezilerini bitirip yemek de yedikten sonra akşamüstü Paro'ya iniyoruz. Evler; işlemeli, oymalı desen desen... Tek bir ana cadde etrafında sıralanan binalara baktıkça bakasım geliyor. Bir şehir bu kadar mı sevimli ve ahenk içinde olur, diyorum.
Bhutan kültürünü korumak bu ülkede çok önemli. O yüzden yapılan tüm binalar Bhutan'a özgü olmak mecburiyetinde. Kimse kafasına göre istediği gibi istediği modelde ev yapamıyor.

Mimari de ana malzeme ahşap. Bunda ülkenin orman zenginliğinin de etkisi büyük. Evlerin temelleri, alt kısım beyazlatılmış taş ya da kireç boyalı. Birinci kat yani giriş köy yerlerinde ahır olarak kullanılırken şehirlerde dükkana dönüşmüş. Orta kat ailelerin kullanımında. Üst kat ise yiyeceklerin kurutulup depolandığı yerler.
Bana göre bu mimarinin en ilginç noktalarından biri ise binaların yapımında çivinin son 30-40 yıldır kullanılıyor olması. Öncesinde birbirine geçmeli sistem kullanırlarmış.

Bhutan halkı fakir ama onlara "Mutlu musunuz?" diye soran bir kralları var. "Gayri Safi Milli Hasıla" kavramını bizler çok duysak da Bhutanlılar "Gayri Safi Milli Mutluluk" kavramını biliyorlar.
Başta inanamadım sordum; doğru mu, böyle bir şey var mı, diye... Varmış. Gerçekten de kral belli aralıklarla halkının rahatını ve mutluluğunu sorgulayan anketler yaptırıyormuş.


Paro'da evlerin alt katları dükkan. Genelde kıymetli taşlarla işlenmiş hediyelik eşyalar ve takıların satıldığı bu dükkanlarda çok şık objeler bulmak mümkün. Ancak fiyatlar çok yüksek ve pazarlık da yok gibi bir şey.
Bhutan'ın para birimi Ngultrum(BTN)
 1Euro; 75BTN  1Dolar; 66BTN yapıyor.

Bhutan'da kumaşlar elde dokunuyor. Hazır giyim sektörü gelişmemiş. Bu yüzden terzilere epey iş düşüyor.

Bu ülkede sokaklarda sigara içmek yasak. Sadece içmek değil sigara satışı da yasak. Bitmedi!... Naylon poşet de yok bu ülkede...
Ne mi var? Saygı, sevgi, mutluluk var! İçten samimiyetle gülen vakur bir halk var. Hala yerel giysilerini gururla üstlerinde taşıyan şımarmamış sessiz sakin insanlar var.

Akşam Paro'da Tenzinling Otelde kalıyoruz. Sıcak suyu, internet ve rahat bir yatağı var. Bunlar varsa gerisini sorgulamıyorum bile. Sabah mis gibi bir havaya uyanıyoruz.

Günün programı zorlu bir parkur ama bir o kadar da heyecan verici! Bhutan'ın simgesi olan "Takshang Manastırı"na tırmanış var.

Manastıra tırmanmak kolay değil. Paro vadisinden yaklaşık bin metre daha yükseğe, kayalık bir dağın yamacına tırmanacağız. Eğer isterseniz yolun bir bölümünü katırlarla alabiliyorsunuz. Katırların en büyük dezavantajı ise yolun dağ tarafından değil, uçurum tarafından gitmeleri.

Katırlarla belli bir noktaya kadar geldikten sonra tırmanış yaya devam ediyor. Manastıra kadar olan mesafe yaklaşık üç saatte alınıyor. İniş süresi tabii ki daha kısa.

Bir süre sonra sislerin arasından Takshang Manastırı görünüyor. Diğer adıyla Tiger Nest ya da Kaplan Yuvası...

Tiger Nest'in hikayesine gelirsek... Daha önce de bahsettiğim gibi Bhutan'ın yazılı bir tarihi yok aslında. Tarih diye anlatılanların içinde yüzyıllardır nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelen ve bu süreç içinde iyice efsaneleşen, masallaşan hikayeleri var.
İşte, Tiger Nest'in hikayesi de bu şekilde masalsı...

Efsaneye göre, Guru Rimboche 7.yüzyılda Bhutan'a Budizmi getirirken dişi bir kaplanın sırtında uçarak şimdiki manastırın olduğu yerdeki kayalıklara gelmiş. Buraya gelme nedeni İblis'e karşı savaşmak olan Mahayana Budizminin en kutsal figürü Guru Rimboche, sonunda İblis ile olan savaşında galip gelmiş ve buradaki mağarada üç yıl, üç ay ve üç gün süreyle meditasyon yapmış.
Buthan Budizminin doğuş yeri olan ve bu yüzden ülkenin en kutsal yeri kabul edilen bu mağaranın olduğu yere 1692 yılında bu tapınak inşa edilmiş.
Ne yazık ki 1998'de tapınakta çıkan bir yangın manastırın ana yapısına büyük zarar vermiş. Ancak halkın da katkılarıyla tekrar orijinaline sadık kalınarak restore edilmiş.

Yola devam. Manastırı karşımda gördükçe yorulmuyorum. Rüzgarla uçuşan dua bayrakları, bordo ve portakal renklere bürünmüş Budist rahipler yolumuza çıkıyor. Kesinlikle kendi zamanımı yaşamıyorum. Burası çok farklı. Duyduklarımın hepsi doğruymuş. Burası gerçek olamayacak kadar masalsı bir ülke...

Hesaplamasam da yolun yaklaşık yarısına denk gelen bir yerde, tam da Tiger Nest'in karşısında muhteşem manzralı bir restoranda mola veriyoruz. Tamamen vejetaryen yemek menüsüne sahip olan bu yerde kahve bile bulmanız mümkün.
Nasıl anlatılır bilmiyorum ama burası inanılmaz keyifli bir yer.

Sonra patika yolun bittiği ve Tiger Nest için en iyi fotoğraf çekim alanı olan yere geliyoruz. Bundan sonra merdivenlerle aşağı inip sonra yine merdivenleri kullanarak manastıra çıkacağız.


Merdivenlerden inerken yağmur başlıyor. Değişik hava şartlarını yaşayabileceğiniz bu tırmanışa hazırlıklı gelmekte fayda var.
Merdiven inişi bitip de bir sonraki komşu kayalıklara tırmanmak üzere olduğumuz
yerde  kayaların arasından fışkırarak yere dökülen bir çağlayan yolumuza çıkıyor. Minik bir köprüyle dua bayraklarının arasından geçerek çağlayanı arkamızda bıraktıktan sonra manastıra çok az yolumuz kalıyor.

Manastır girişinde kayaların üzerine konmuş topaç misali objeler görüyorum. Bunların ne olduğunu sorduğumda bakın altından ne çıkıyor!!!
Bhutan da yakılan cesetlerden geriye kalan kemikler ezilerek toz haline getirilip kille karıştırılıyor sonra bu karışım kalıplara konup kurutuluyormuş. Ortaya çıkan objelere de "Tata" deniyor. Tatalar daha sonra ölen kişinin anısına yüksek yerlere bırakılıyor.

Tapınağa girdiğimizde bizi bir polis karşılıyor, üst baş araması yaptıktan sonra elimizdeki telefon, kamera, çanta ne varsa girişteki dolaplara koymamızı söylüyor. Manastırda fotoğraf çekmek kesinlikle yasak buna çok dikkat ediyorlar.
Sonra önümüze çıkan taş basamakları çıkıp manastıra giriyoruz. Yorgunluktan mı ya da çok istenen yere ulaşmanın verdiği sevinçten midir bilmiyorum manastırın içinde az da olsa oryantasyon kaybı yaşadığım bir gerçek.
Birbirine açılan odalara girdiğimi ahşap merdivenlerden inip çıktığımı, ışıksız koridorlardan geçtiğimi hatırlıyorum ama sanki bunlar gördüğüm bir rüyanın içindeki parçalar gibi...
Ama şuna eminim ki her türlü yorgunluğa ve zorluğa rağmen o ulaşılmaz gibi duran Kaplan Yuvası'na çıkmış olmanın bende yarattığı his muhteşem!

Akşam başkent Thimpu'ya geliyoruz. Dar bir vadiye kurulmuş olan şehir vadiyi çevreleyen dağların yamaçlarına doğru büyümeye başlamış.
Evler yine doğayla uyumlu ve Bhutan mimarisine uygun yapılmış. Yalnız Paro'dan farklı olarak burada daha yüksek binalar var. Aslında siz benim yüksek dediğime bakmayın, en yükseği beş katlı olan yapılardan bahsediyorum. Zaten ülkede beş kattan daha yüksek bina yapımına devlet izin vermiyor.
Thimpu'nun nüfusu yaklaşık 100 bin civarında ve şehirde belli bir araç trafiği de var. Fakat buna rağmen Thimpu, trafik ışığı olmayan tek başkent ünvanına sahip. Trafik ise beyaz eldivenli polislere emanet.

Ertesi gün, Thimpu'nun en önemli dini törenlerinden biri olan "Tshechu Festivali"ne katılmak üzere Bhutanlılarla birlikte tören yerine doğru gidiyoruz.

Tören, Tashichho Manastırı'nda yapılacak. Burası başkent Thimpu'nun hem idari hem de manevi merkezi. Yani kısacası, Bhutan buradan yönetiliyor.
Bhutan da din ve devlet işleri ayrılmış olmakla birlikte hem günlük hayatta hem de devlet işlerinde dinin etkisi açıkça görülüyor.
Ülke, bir bölümünde devlet görevlileri, diğer bölümünde Budist rahipler olmak üzere birlikte görev yaptıkları "Dzong" denilen kale-manastırlardan yönetiliyor. Sadece başkent Thimpu'da değil, gezdiğimiz diğer şehirlerde de "Dzong" kale- manastırlar olmakla birlikte yönetimin kalbi Tashichho Manastırı'nda atıyor. Kralın taht ve çalışma odaları, parlamento, başrahip Je Kenpo'nun yazlık resmi konutu da burada.

Bana göre bu ülkenin en güzel taraflarından biri, halkın büyük bir kısmının yerel kıyafetler giyiyor olması... Yaşadığımız modern dünyada o kadar çok birbirimize benzemeye başladık ki bu şekilde kültürüne sahip çıkan, farklı, otantik giyim tarzları gördüğümde "işte bu!" diyorum. Ve ne ilginçtir ki, elbise giyen bir erkeğin bu kadar şık ve çekici olabileceğine de ilk kez bu ülkede tanık oluyorum.
Erkeklerin giydiği bu yerel kıyafetlere "Goa" deniyor. Resmi devlet dairelerinde ve kutsal alanlarda "Goa" giyme mecburiyeti var. Bununla birlikte önemli gün ve bayramlarda Goa'ların üzerine attıkları şallara da "Kamne" adı veriliyor. Bu şallar aynı zamanda statü göstergesi. Sarı rengi Kral ve başrahip kullanırken parlamento üyeleri mavi, bakanlar turuncu, soylular kırmızı halk ise beyaz renkli Kamne kullanıyor.

Bhutanlı rehberimiz Tshering, bunları bize anlattıktan sonra gururla en yüksek rutbeli şal benimki, yani halkın giydiği diyor.

Kadınlar ise "Kira" adı verilen, bileklerine kadar uzanan rengarenk elbiseler giyip omuzlarına da ince bir şal atıyorlar.
Kadınların bu ülkedeki haklarını öğrendikçe Bhutan da kadın olmak varmış, diyorum. Hele ki, sadece son bir yıl içinde erkekler tarafından öldürülen kadın sayımız yüzlerle ifade edilirken...
Haklar açısından, bizim kadınımızla onlarınki kıyas kabul etmez.
Şanslıdır Bhutan'ın kadını... Şiddet görmez, can korkusu taşımaz. İstediği zaman boşanma hakkı vardır. Nefret ve kin çığırtkanlığı yapan kralları yoktur onların! Şiddet nedir bilmeyen bir toplumda yaşarlar.
Ülkede kadın erkek eşitsizliği olmadığı gibi, üstüne ibrenin kadın lehine döndüğünü bile söyleyebilirim. Çiftler evlendiğinde erkek kadının ailesine girer. Yani eve gelin değil, damat alınır.
Mirastan, kız çocukları erkeklere göre daha fazla pay alır. Ebeveynlik yükünü daha çok baba çeker. Sokakta çocukları genelde babalar taşır. Poligami erkeğe olduğu gibi kadına da vardır.
Daha ne diyeyim ki, sanki bu dünyanın insanı değildir onlar!

Tashichho Manastırı'nın hemen karşısında, yeşillikler içinde kralın konutu görünüyor. Fotoğraf çekmek yasaktı ama yine her zaman olduğu gibi dayanamadım.
Ülkenin kralı, eğitimini Oxford'da tamamlamış, batılı yaşam tarzını görmüş yaşamış biri. Buna rağmen Bhutan'daki yaşamını tıpkı halkı gibi sade bir biçimde ve diğer evlerden belki biraz daha bakımlı ama bir krala göre neredeyse sıradan bir konutta sürdürüyor
Şimdiki kralın babası ise bu konutu fazla kullanmamış. Kalkınma planı uygulamalarını birebir yerinde takip etmek için kasaba ve köyleri sürekli dolaştığı söyleniyor.
Ülkeye ilk turist 1974 yılında onun zamanında gelmiş. Kral, o yıl dünya basınını Bhutan'a davet ederek ülke kapılarını ilk kez yabancılara açmış. 1975 yılında Birleşmiş Milletlere üye olan Bhutan'a yabancı ilgisi de o tarihten itibaren katlanarak devam etmiş.
Ülkeye ilk televizyon girişi yine bu reformist kral tarafından 1999 yılında gerçekleşmiş. Şimdi ise iki kanallı televizyon yayınları var.

Festivali anlatmaya başlamıştım ama nereden nereye geldim. Ben tekrar festivale döneyim.
O gün, festival alanına geçmeden önce Tashichho Manastırı'nın avlusuna girdik. Festival henüz başlamamış, ön hazırlıklar yapılıyordu. Rengarenk giysili insanların yanında oradan oraya koşturan maskeli ve bordo giysili rahipler vardı.
Bir süre oturdum onları izledim. Tam olarak nasıl ifade edilir bilmiyorum ama biz o gün o manastırda onlarla birlikte olmamıza rağmen onların gözünde siluetten öteye geçemedik. Karşımda; yaptıkları işe konsantre olan, mağrur, kendi kendilerine yeten, kimseye eyvallahları olmayan kibar ama bunun yanında mesafeli bir topluluk vardı.

Manastırın içindeki bir binanın duvarına, kumaştan dev bir resim asılmıştı. Bhutan Ulusal Müzesi'nde görüp de fotoğraflarını çekemediğim Bhutan kültürünü yansıtan "Tangka" adı verilen resimlerden bahsetmiştim. İşte duvarda asılı duran bu resim bir tangka örneği...
Bayram, festival gibi özel günlerde manastırlara asılan tangkalar, tamamen dinsel figürler içeriyor ve zor bir teknikle yapılıyor.















Sonra manastırın hemen yanındaki festival alanına geçtik. Gencinden yaşlısına kadar en güzel, en yeni bayramlık kıyafetlerini giymiş olan Bhutanlılar yavaş yavaş meydanı doldurmaya başladılar. Ellerinde, su ve yiyeceklerini koydukları büyük çantalar, yaygı ve şemsiyeleri de vardı. Anlaşılan tüm gün sürecek olan festival için hazırlıklı gelmişlerdi.

Tshechu Festivali Bhutan'a Budizmi getiren, hani Tiger Nest'e bir dişi kaplanın sırtında çıkan bir rahip vardı; Guru Rinpoche... İşte Tshechu Festivali onun anısına düzenleniyor.
Davullar ve ziller eşliğinde yapılan bu danslardaki her bir figürün sembolik bir anlamı varmış. Aynı zamanda bu festivale katılanların erdem kazandıklarına inanıyorlar.



Festivalden sonra  XII. yüzyılda inşa edilmiş Thimpu'nun en eski manastırı olan "Changangkha Lhakhang"a geliyoruz. Manastırın konumu, Thimpu manzarasına hakim bir yerde...
Halkın çok iyi bildiği, küçük ama ilginç bir manastır burası. Bhutan'da yeni doğan bebekler isimlerini bu manastırın rahibinden alıyorlar. Rahip hangi ismi uygun görürse çocuğun ismi o oluyor, aile bu konuda söz sahibi değil.
Bhutan'da erkek ve bayan isimlerinin çoğu ortakmış. Yani bu ülkede ismin erkeği kadını yok!
"Allahım Allahım!!!", diyorum. İsimlerde bile cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir ülkedeyim. Buraya yerleşip yaşar mıyım hesapları yapıyorum ama Bhutan, yabancılara vatandaşlık vermiyormuş. Bunu, gezinin sonlarına doğru öğreniyorum. "Ama olsun hayali bile güzeldi," desem de inanmayın.
Neyse, isim konusu daha bitmedi. Ona dönelim.
Bu ülkede soyadı olan tek kişi kral. Genelde herkesin iki ismi olmakla birlikte ülkede soyadı kullanılmıyor. Anlayacağınız, öyle; oğlum olsun soyum yürüsünle hiç işleri yok bu insanların.
Tcsering'e sordum; "Soyadsız nasıl zor olmuyor mu?" dedim. Yok dedi. kimlik numaraları varmış resmi işler o numaraya göre yürüyormuş.


Thimpu'dan son olarak, dünya barış ve refahına adanmış, Budist felsefesini sembolize eden çok sayıda resim ve heykeli barındıran Chorten Ulusal Anıtı'nı ziyaret edip ayrılıyoruz.

Bhutan için önemli bir kent olan Punakha'ya gidiyoruz. Thimpu- Punakha arası yaklaşık 80 km olsa da kabus gibi bir yolda ilerlediğimizden, Tshering, Punakha'ya üç saatten önce ulaşmamızın zor olduğunu söylüyor.
Gerçekten de yol; bir kere virajlı, birçok yerde ancak bir taşıtın geçebileceği darlıkta, yolun bazı yerlerinde heyelan oluşmuş, yağışlardan dolayı ağaç kütükleri yollara düşmüş ve son olarak da yolun asfalt olmadığını söylemeliyim. Ama bu durumdan hiç şikayetçi değilim. Düşünsenize 1961 yılına kadar bu ülkede yol yokmuş. İnsanlar yürüyerek ya da katır sırtında bir yerden bir yere giderlermiş.

Thimpu- Punakha yolunun 3080 metre yüksekliğindeki Dochula Geçidi'nde mola veriyoruz. Tam bu bölgede 108 tane stupanın birer metre arayla sıralanmasından oluşmuş bir anıt bulunuyor. Anıt, Hintli teröristlerle savaşarak şehit olan Bhutan askerlerin anısına yapılmış.
"Hintli teröristler de nereden çıktı?" derseniz, çünkü aynı tepkiyi ben verdim. Anlatayım. 1996-97 yıllarında, Hindistan Devletine karşı gelen Hintli ayrılıkçı gruplar Bhutan ormanlarına eğitim kampları açmışlar. Bu durumdan hem Bhutan hem de Hindistan rahatsız olunca Bhutan Kralı önce barışçıl yolları deneyip onları uzaklaştırmaya çalışmış, bakmış olmamış. Sonunda Bhutan askerleri devreye girip kampları dağıtmış ve militanları da ele geçirmişler. Ancak ister istemez çıkan çatışmada Bhutan askerlerinden ölenler olmuş.
Her ne kadar "Savaş ve Bhutan" birbiriyle taban tabana zıt kelimeler olsa da Bhutan'ın böyle bir olayı var.
Ayrıca tam bu geçidin olduğu yerde çok şık bir restoran var. Sis yüzünden biz göremesek de Himalayaların bu noktadan çok iyi manzara verdiği söylendi.

Dochula Geçidi'nden sonra daha fazla bozulan virajlı yollardan geçerek 900 metrelerdeki vadi tabanına kadar iniyoruz. Burası Punakha'nın girişi...

Punakha'da konakladığımız otelin adı Drubchu Resort diye geçiyor. Kaldığımız oda tipik bir köy evini andırıyor. Odadan; yemyeşil tarım taraçaları, rüzgarla eğilen pirinç başakları görünüyor. Aralara serpiştirilmiş köy evleriyle doyumsuz bir manzara var karşımızda...

Otelde fazla oyalanmadan en yakın köye doğru yürüyüşe geçiyoruz. Punakha Vadisi pirinç yetiştiriciliği ile ünlü. Köylüler hem kırmızı hem de beyaz pirinci Bhutan'ın en önemli iki nehrinin geçtiği bereketli topraklarda yetiştiriyor.
Bhutan'ın geleneksel kültüründe, yüzyıllar öncesine dayanan mistik inançlar çok fazla yer tutuyor. Artık büyük şehirlerde olmasa bile hala köylerde eve bereket getirdiğine inanılan fallus resimleri evlerin dış duvarlarını süslemiş.

Kısa zamana çok şey sığdırmak istediğimizden akşamın karanlığında Punakha'ya inmeye karar veriyoruz. Kaldığımız otel ile şehir merkezinin arası yürünecek gibi değil, epey bir mesafe var. Bunun üzerine otelden bir araç ayarlayıp bi heves şehri dolaşmaya gidiyoruz.
Punakha, 17 bin nüfusa sahip, eski bir başkent. Vadi çok dar olunca şehir daha fazla büyüyemez demişler ve 1955 yılında başkenti Thimpu'ya taşımışlar.
Yukarıdaki fotoğrafları sadece 15 dakikada gezip bitirdiğimiz şehir merkezinde çektim.

Ertesi gün Bhutan'ın en görkemli kale-manastırı olan Punakha Dzong'un önündeydik. Uzun adıyla "Pungtang Dechen Photrang Dzong" yani; Büyük Mutluluk Sarayı, anlamında...
Manastır, dişi nehir Po Çu ile erkek nehir Mo Çu'nun tam da birleştiği yerde 1637 yılında inşa edilmiş.

Bhutan tarihinin hiçbir döneminde kimseye saldırmamış ancak farklı zamanlarda Tibet'in saldırılarına maruz kalmış. Bu yüzden yerleşim yerlerinde tamamen savunma amaçlı büyük kaleler inşa edilmiş. 17.yüzyılın ortalarında yapılan bu kaleler, günümüzde ise bölgenin; dini, askeri, idari ve sosyal merkezi olarak kabul görüyor ve Bhutan da bu tarz kalelere "Dzong" deniyor.

Punakha Dzong'a, çok şık ahşap bir köprüden geçerek giriliyor.

O gün manastır ziyaretine gelen onlarca öğrenci vardı. Hepsi dua çarkını çevirip manastıra öyle girdiler.
Öğrenci deyince ufak bir not düşeyim. Bhutan da okuma yazma oranı son nesil arasında oldukça yüksek ve İngilizce eğitimi ana sınıfından başladığından gençler iyi derecede İngilizce biliyorlar.
Her ne kadar ülkede yerel diller ve lehçeler sayıca çok olsa da Bhutan'ın resmi dili Dzongkha ve Tibetçeye yakın bir dil.

Manastır, 17.yüzyılda bu ülkenin kurucu babası kabul edilen "Zhabdrung Nawang Namgyel" tarafından yaptırılmış.
Başkentin, Punakha'dan Thimpu'ya taşınmasına kadar da Bhutan'ın idari merkezi olmuş.


Manastırın inşasıyla ilgili bir de efsane var. Yine bir hatırlatmada bulunacağım; Tiger Nest'e dişi kaplanın sırtında çıkan Bhutan için ikinci Budha sayılan bir rahip vardı Guru Rinpoçe... İşte bu rahip taa kendi yüzyılından bir kehanette bulunur ve der ki; günün birinde Namgyel adında bir kişi gelecek filin gölgesini andıran bu tepenin eteklerine bir kale inşa edecek.
Yüzyıllar sonra günümüzde manastırın bulunduğu arazide kamp kuran Namgyel uykuya dalar ve rüyasında gurunun kehanetini görür ve hemen oraya kale inşa etmeye başlar.

Manastıra girdiğimiz ilk avluda yere oturmuş öğrenciler vardı. Bu ilk avludan sonra dar koridorlardan geçerek ikinci avluya geldik. Bu bölümde baş rahip Je Kenpo'nun kışlık sarayı bulunuyor. Her biri birer sanat eseri olan binalar insanın seyretmeye doyamadığı ince detaylarla süslenmiş.
Burası aynı zamanda Bhutan krallarının taç giydiği yer. Son kralın evlilik töreni de burada gerçekleşmiş.
Sonra ana manastıra girip içerideki ayini seyretme şansını yakalıyoruz ve Punakha Dzong'dan ayrılma zamanı geliyor.

Yine yollardayız. Havaalanının olduğu kent Paro'ya dönüyoruz. Gözümüzün aldığı her yer ormanlık. Bhutan anayasasına göre ülkenin %60'ı orman olmak zorunda. Günümüzde ise ormanların oranı %72'lere ulaşmış.
Bunca ormana karşın Bhutanlılar ısınmak için odun kullanmıyorlar. Son yıllarda devlet kereste ihracatını da kesmiş.
Bhutan'ın bereketli ormanlarının yanında gürül gürül akan nehirleri olunca devlet, temiz enerjiye yönelmiş ve hidroelektirik santralleri kurmuş. Elde ettikleri elektriğin fazlasını Hindistan'a satıp iyi gelir elde eden Bhutan, ısınma problemini de elektrikle çözmüş.

Yol uzundu, hepimiz yorgunuz ama Paro Vadisi'ne tepeden hükmeden ünlü "Hazineler Kalesi" Rinpung Manastırı'nı görmeden Paro'ya geçmiyoruz.
Yazarken yine manastır diyorum ama burası Bhutan'da gördüğümüz diğer kale/manastır örneklerinde olduğu gibi aslında bir "Dzong." Yani hem kale, hem yüzlerce genç rahibin eğitildiği tapınak ve dua odalarının bulunduğu bir manastır, hem de idari işlerin görüldüğü devlet dairelerinin olduğu yer.
Evlendirme dairesi de buradaymış. Bhutanlı rehberimiz; evlilik törenleri bizde çok sadedir, yaklaşık 2$'a denk gelen bir parayla burada nikah kıyılır ve biter diyor.

Paro Dzong 15.yüzyılda küçük bir tapınak olarak inşa edilmiş. daha sonra 1644 yılında Tibet saldırılarına karşı kale olarak büyütülmüş.
Bhutan, tarihinde hiç sömürge olmamıştır diyen Tshering'e, Hindistan'a yerleşen İngiltere'nin, Hindistan'ın hemen dibindeki Bhutan'la neden ilgilenmediğini soruyorum. Cevabı çok basit oluyor. Çünkü o tarihlerde hiç yolumuz yoktu, sömürge yönetime yol gerekiyor, dedi.

Rinpung Manastırı'na "Nemi Zam" adı verilen köprüden geçerek ulaşılıyor.

Ve bu noktadan Paro'nun muhteşem manzarasını son kez seyrediyoruz.
Ertesi sabah erkenden Nepal Katmandu'ya uçuşumuz var.



Günler ne çabuk geçiyor. Shangril la'dan ayrılma zamanı...
Bhutan'a gelmeden önce "Lost Horizon" isimli 1937 de çekilmiş çok eski bir film izlemiştim. Uzakdoğu'daki savaştan kaçan bir grup batılının uçağı Himalayalara düşer. Kurtulanlar kar ve fırtına ile boğuşurken kendilerini haritada yeri olmayan, henüz keşfedilmemiş bir ülkede bulurlar. Yaşlanmayan mutlu insanların ülkesidir burası. Adı ne bu ülkenin derler. Cevap; Shangril la olur.
İşte ben de o filmdeki gibi cenet bir ülkedeydim. Sıradışı, ahenkli, huzurlu, akıllı, kibar, değer bilen insanların yaşadığı topraklarda.
İlk defa bir ülkeden ayrılırken gözlerim doldu. Birkaç damla yaş yanaklarımdan süzülürken uçak kanadının gölgesi aşağıda görünen dağın üstüne düşüyordu.
"Ben dağları çok severim" dedim.

Tıpkı dağları gibi Bhutan'ı da çok sevdim.