GUATEMALA (Ekim-2013)

Guatemala, ilginç bir yer. İlginç olduğu kadar da renkli, tezatlarla dolu ve şaşırtıcı... Siz hiç sınır kapısında pazar yeri olan bir ülke gördünüz mü? Guatemala'ya gelene kadar ben görmedim. Hatta bu pazar yeri ülkeye girişi engelleyecek kadar kalabalıktı desem ne dersiniz? Ya da, ülkenin Karayip Denizi'ne sınırı olmasına rağmen buranın tropik bir bölge olmaktan çok dağlık bir ülke olduğunu hatırlatsam... Hatta bu küçücük ülkede otuz iki tane volkanik dağ olduğunu ve bu volkanik dağların eteklerinde dünyanın en güzel göllerinin yerleştiğini söylesem... Ülkenin yarısından fazlasının yağmur ormanlarıyla kaplı olduğunu da eklesem... Daha sonra, Maya uygarlığının kalbi bu topraklardaydı desem, üstelik dünyanın en renkli pazarlarını bu ülkede gördüğümü... 
Yok, böyle olmayacak! İyisi mi ben gezinin en başına döneyim ve kendi gözümden bu güzel ülkeyi anlatmaya başlayayım.

Guatemala'ya, Meksika'nın San Cristobal de las Casas şehrinden çıktıktan sonra Panamerikan karayolunu takip ederek yaklaşık bir 4 saat sonra ulaşabildik.
Meksika - Guatemala sınırına bir geldik ki, burası tam bir ana baba günüydü! Allah'tan Guatemala bizden vize istemeyen ülkeler arasındaydı da ülkeye giriş kısa sürdü. Ancak öyle kalabalık bir pazarın içine düşmüştük ki, bizi alacak olan otobüs bir türlü sınıra yaklaşamayınca çaresiz otobüsün olduğu yere bizim gitmemiz gerekti. Valizler sınırda birikti, taksi bulunamadı derken... İmdadımıza kamyonetler yetişti. Evet yanlış yazmadım, otobüse gidebilmek için kamyonetlere bindik. Bindiğimiz kamyonetler de pazar yolundan geçemeyince yan yollara saptı. Sonuç olarak çok dik yokuşlardan ve inişlerden, daracık yollardan geçerek zar zor ana yola ulaştık.
Böylece, dağlık bir ülkeye geldiğimiz daha ilk günden test edilmiş oldu.
İşte Guatemala'daydık.

QUETZALTENANGO
Muhteşem güzel manzaralar eşliğinde yol devam etti. Yemek, ihtiyaç molası derken akşama doğru Guatemala'nın -başkent Guatemala City'den sonra- ikinci büyük şehri olan Quetzaltenango'ya geldik.
O akşam kaldığımız otel; şehrin tam merkezinde, 1935'lerden kalma, kolonyal tarzda bir binaydı. Guatemala'nın otantik dokusuna çok yakışan Bonifaz Hotel, aynı zamanda güzel yemekleri, güler yüzlü personeliyle de aklımda yer etti.

Sabah erkenden, daha kimse uyanmadan otel çevresinde ufak bir şehir turuna çıkalım dedik. Yukarıda da yazdığım gibi otel, merkezi bir yerde olunca taşıt sorunu da olmadı. Yürüyerek yaptığımız keşfin sonunda Quetzaltenango hakkında az da olsa bir fikir edindik.
Şehir, ismini Mayaların kutsal kuşu olan ''Quetzal''den almış. Aynı zamanda Quetzal, Guatemala'nın para biriminin de ismi.
Yeri gelmişken yazayım; 1 USD yaklaşık 8 GTQ (Guatemala quetzal'i) yapıyor.

Daha sonra ana meydanı yani ''Parque Central''i dik kesen caddelerden birine girdik. Şehir 2200 metre yüksekliğe kurulduğundan yollar inişli çıkışlıydı. Başta sakin olan caddelerini dakikalar ilerledikçe işe ve okula gidenler doldurmaya başladı.
Çok ilginçtir, bu şehirde ellinin üzerinde İspanyolca dil eğitimi veren okul varmış. Okulların ücretleri çok uygun olduğundan değişik ülkelerin öğrencileri buraya İspanyolca öğrenmeye geliyorlarmış.
Bu ara, Guatemala'da yirmi üç farklı dilin konuşulduğunu eklemeliyim. Tabii ki bu dillerin çoğu Mayalara ait.

Fotoğraflarını çektiğim bu sokakların, şehrin kenar mahallelerinde olduğunu sanmayın. Ana meydanın birkaç sokak aşağısındaki görüntüler bunlar.

CHICHICASTENANGO
O gün, Quetzaltenango'da fazla kalmadık. Güzel bir kahvaltının ama en önemlisi bol kafeinli Guatemala kahvesinin ardından Chichicastenango şehrini görmek üzere tekrar yollara düştük. Öğle olmadan Chichicastenango'daydık.
Tabii ki koştur koştur bu şehre gelmemizin en büyük sebebi burada kurulan yerel pazarı görmek içindi.

Gittiğim ülkelerin yerel pazarlarını gezmek her zaman hoşuma gider. Ama ben burası kadar canlı burası kadar otantik başka bir pazar yeri görmedim.
Chichicastenango'nun geçmişi aslında çok eskilere; Kolomb öncesi Maya Medeniyeti'ne kadar gidiyor. İşte o zamandan günümüze kadar gelmiş olan bu şehirde, hala Mayaların izlerini görmek gerçekten çok ilginç! Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen ne giyimlerinden ne de alışkanlıklarından vazgeçmeyen bu insanlar, o gün bizleri tarihte zaman yolculuğuna çıkardılar.

Pazar yeri sadece haftada iki gün; perşembe ve pazar günleri kuruluyor, pazarcılar gece yarısından itibaren tezgahlarını hazırlamaya başlıyorlarmış. Ertesi gün öğleden sonra saat iki gibi de neredeyse tüm tezgahlar toplanmış oluyor.
Ağırlıklı olarak el sanatlarının olduğu pazarda neler yok ki! Kumaşlar, çömlekler, çiçekler, tahta objeler... Ama en güzelleri; rengarenk çiçek motiflerini işledikleri kumaşlardan yapılan ceketler, yelekler, kuşaklar ve çantalar...

Chichicastenango pazarında sebze ve meyvelerin satıldığı bölüm ise ayrı. Her türlü giyim, çanak çömlek sokak aralarında tezgahlarda satılırken yiyecek bölümü için basket sahası tercih edilmiş. Potaların altına kurulmuş rengarenk tezgahları görünce şaşırmamak elde değil.

Chichicastenango ve çevresinde, Mayalara ait etnik bir grup olan K'iche Mayaları yaşıyor. Aynı zamanda Guatemala'da kullanılan en yaygın dil grubunu da K'iche Mayalarının kullandığı dil oluşturuyor.
Guatemalalı rehberimizin dediğine göre; bu pazar yerine sadece bu yöreye ait K'iche Mayaları gelmiyor, bunun yanında ''Mum, Kakchiguel'' gibi Mayaların farklı etnik grupları da satış yapmak için geliyormuş. Her etnik grubun da kendine has kılık kıyafeti oluyormuş.
O kalabalıkta Maya gruplarının kıyafet farkını ben anlayamadım. Ancak o günle ilgili aklımda en çok yer eden şey, büyük bir renk cümbüşünün içine düştüğümdü.

Bu ara, böylesine bir renk cümbüşünün içinden çok güzel fotoğraf kareleri çıkarırım diye düşünebilirsiniz, ama durum öyle değil işte... Bir kere pazar yeri göğüs göğüse çarpışacak kadar kalabalık. İkincisi, insanlar fotoğraf çektirmekten hoşlanmıyorlar. O kadar kendilerine has bir dünyaları var ki merak edilen obje olmak onları rahatsız ediyor.
Sonuçta fotoğraf çekmek için ya izin alacaksınız; tıpkı tortilla yapan bu bayanlarda olduğu gibi, ya da kendiniz fotoğraf çektiriyor gibi yapıp arka fonu görüntüleyeceksiniz, başka çaresi yok!
Dikkat edilecek diğer bir konu da güvenlik. Guatemala güvenliği olmayan bir ülke... Özellikle bu tip pazar yerlerinde yankesicilik çok fazla. Gezinirken ya da para çıkarırken dikkat etmek ve çantaları göğüste taşımakta fayda var.

Alışveriş yaparken yanınızda mutlaka Guatemala parası olan ''quetzal'' den bulundurmanız gerekiyor. Büyük meblağlı alışverişlerde Meksika'dan farklı olarak dolar alıyorlar ancak küçük ölçekli alışverişlerde quetzal şart!
İngilizce konuşan pek yok, bilmiyorlar. Mayaların yaşadığı bölgelerde İspanyolca da konuşulmuyor. Nasılsa hayat hikayemizi anlatmıyoruz, alışveriş için el kol hareketleri ve hesap makineleri yeterli oluyor.


Daha sonra pazar yerinin içinde bulunan Saint Thomas Kilisesi'ni görmeye gidiyoruz. Zaten bu kiliseyi bilmeseniz de pazar ziyaretini bitiren Mayaların mutlaka uğradığı bu kiliseye o kalabalıkla birlikte sürükleniyorsunuz.
Kilisenin önü çok ilginç, sanki bir tiyatro sahnesini andırır gibi... Hiçbir ayrıntıyı atlamamaya çalışıyorum.
Kiliseye çıkan basamaklar rengarenk çiçeklerle dolu. Basamakların birinde ateş yakılmış, bir kadın ateş sönmesin diye başında bekliyor ara sıra ateşe kuru dal parçaları koyuyor. Küller etrafa saçılmış, dumandan kimi yerde göz gözü görmüyor. Bu ateşi neden yaktıklarına gelince; çıkan dumanın kötü ruhları kovduğuna inanıyorlar.

Kilisenin önündeki on sekiz basamağı çıktıktan sonra -ki buradaki on sekiz sayısı Maya takviminde önemli bir rakam- kilisenin ana kapısına geliyoruz. Basamakların yaşı kilisenin yaşından daha büyük. Çünkü, daha önce kilisenin yerinde Maya tapınağı varmış ve bu basamaklar o tapınağa ait. İspanyollar, 16. yüzyılda bu bölgeye geldiklerinde buradaki tapınağı yıkıp yerine Saint Thomas Kilisesi'ni inşa etmişler.
Buraya kadar her şey iyi güzel de, geriye İspanyollar açısından işin en zor tarafı kalmış. O da, tapınaklarını yıktıkları yerli halkı bu kilisede ibadet etmeye nasıl ikna edecekleri...
Ama ne hikmetse bu konuda yardım gecikmemiş ve K'iche Mayalarının kutsal kitabı kilisenin pederi tarafından bu kilisenin içinde bulunmuş. Bunun üzerine Saint Thomas Kilisesi Guatemala'daki Mayaların en büyük grubunu oluşturan K'ichelerin kutsal mekanı haline gelmiş.

Kilisenin içinde fotoğraf çekmek yasak! Ben de onların inançlarına saygı duyarak, ruhlarını makineme hapsetmemek adına elimde ne varsa ses kayıt cihazıma kadar çantama koyup kilisenin içine öyle girdim.
Ama internette bu fotoğrafı görünce, heyecanlanıp bloguma koymaktan da kendimi alamadım.
Gerçekten de Meksika'da gördüğümüz Chamula Kilisesi'nden sonra beni en fazla heyecanlandıran ikinci kilise burası... Öylesine mistik ve etkileyici bir yer ki...
Kilise, Katolik bir ibadet yeri olarak tasarlanmasına rağmen içeride Katoliklere ait birkaç aziz heykelinden başka bir şey yok. Hz. İsa, Mayalar tarafından kabul edilmediğinden, çarmıha gerilmiş İsa heykellerini de doğal olarak bu kilisede göremiyorsunuz.
Kiliseye ilk adım attığımızda loş bir karanlık bizi karşılıyor. Gözlerimiz bu karanlığa alıştıktan sonra dizlerinin üzerinde kendi dillerinde dualar eden Mayaları büyük bir sessizlik içinde izliyoruz.
Onları seyrederken bir şey fark ediyorum; bu insanlar öylesine içten ibadet ediyorlar ki, bu içtenliğin içinde onları anlamayan bizlerin bu kilisede yeri yokmuş gibi geliyor. Çünkü; bu insanlar bizlerle asla göz göze gelmiyor, bir an olsun başlarını çevirip de bizden yana bakmıyorlar bile...

Daha sonra, kiliseden ayrılıp bir tepenin üzerine kurulmuş olan şehir mezarlığını görmeye gidiyoruz. ''Nasıl yani?'' demeyin. Çünkü hayatımda gördüğüm ya da görüp göreceğim en renkli mezar yeri burası.
Ölüm burada neşeyle karşılanıyor ve garip bir biçimde yaşayanlarla ölüler arasındaki bağ hiç kesilmiyor.

Mayaların ölüm ritüellerini daha iyi anlatabilmek için Guatemala'daki otobüs yolculuğumuz sırasında fotoğrafladığım birkaç kareyi paylaşmak istiyorum.
Bir köy yerinden geçerken aniden önümüze çıkan bu törende, önde giden bir cenaze arabası, arkada ise gitar çalarak ve şarkı söyleyerek onu takip eden köylüler vardı.
Öylesine şaşırmıştık ki, daha ne olduğunu kavrayamadan otobüsümüz yanlarından hızla geçti gitti.

Neyse, mezarlığa geliyoruz. Buradaki mezarlığın bu kadar renkli olmasının bir sebebi var. Çünkü mezar taşının rengine bakarak ölenin; çocuk mu yaşlı mı, erkek mi kadın mı, evli mi bekar mı olduğu hemen anlaşılıyor. Büyük mezarlar zengin ailelere ait. Burada da sınıf farkı hemen göze çarpıyor.
Ama bunların hepsini geçin, beni en çok şaşırtan olay ise insanların piknik yapmak üzere bu mezarlığa gelmeleri oldu.
Bu ritüel de şöyle işliyor; sevdiklerinin mezarı başında piknik yapmaya gelen aileler ölen kişinin hayattayken sevdiği yemeklerden yapıp mezarına koyuyor ya da o kişinin en sevdiği içkiyi toprağına döküyor. Sadece bu kadarla da kalmıyor, hayattayken beğenerek dinlediği şarkılar da mezarının başında çalınıyor.
Her yıl 1 Kasım'da, Cadılar Bayramı'ndan bir gün sonra burada ''Ölüler Bayramı'' kutlanıyor. O zaman şenlikler daha kapsamlı oluyor; orkestra getiriliyor, balonlar uçuruluyor, mezarlar süsleniyor.
Başta da dediğim gibi ölülerle yaşayanlar arasındaki bağ burada kesintisiz devam ediyor.

Daha sonra, mezarlığın içinde bir şaman ayinine denk geldik. Büyükçe bir ateş yakılmış, rahatsızlığı olan genç kız içindeki kötü ruhun çıkması için yerde dizlerinin üzerinde duruyordu. Hemen yanı başındaki kadın da dualar mırıldanarak elindeki dallarla dumanı kızın üstüne doğru yönlendirerek kötü ruhların çıkmasına yardımcı oluyordu.
Fotoğraf çekmek için izin istedik, tepkisiz kaldılar ama itiraz da etmediler. Yine biz orada yoktuk, sanki görünmez olmuştuk.

Şimdi, ''mezarlıktan hemen sonra bu otobüs neyi anlatıyor?'' derseniz, söyleyeyim.
Bu otobüsler Guatemala'nın daha doğrusu Orta Amerika'nın simgesi olmuş ve her türlü şehir içi ve şehir dışı ulaşımda yaygın olarak kullanılan araçlar.
Kuzey Amerika'nın emekli olmuş sarı renkli ''school bus'' otobüsleri buraya gelince rengarenk boyanarak adı ''chicken bus'' olmuş. Guatemala'da bu otobüslere tavuk otobüsü denmesinin sebebi ise yerli halkın sıklıkla otobüslere tavuklarıyla binmelerinden kaynaklanıyormuş.
Bu otobüslerin asıl ünü şoförlerinden geliyor. Bu şoförlerin motosiklet kullanır gibi otobüs kullandığını bilmeyen yok. Bu konuda herhalde tek rakiplerinin Guatemala Havayolları olduğunu söylüyorlardır.
İşte böyle gözü kara olan chicken bus şoförleri, sonu ölümle biten birçok trafik kazasına da sebep oluyorlarmış. Yollarda fazlasıyla kayıp veren bu şoförler için mezarlıklarda ayrı bölümler oluşturulmuş.











Son olarak, Chichicastenango'dan ayrılmadan önce pazarın kurulduğu sokakta yer alan yerel bir restoranda yemeğimizi alıyoruz. Yemekler nasıldı derseniz, aç kalmadık derim:)

PANAJACHEL
Bazı günler çok uzundur, bitmek bilmez. İçine o kadar çok şey sığmıştır ki... İşte böyle bir günü bitirirken, bir gün içinde gördüğümüz Guatemala'nın üçüncü şehri Panajachel'deyiz.
Panajachel, dünyanın en güzel gölleri arasında yer alan Atitlan Gölü kenarında bir şehir. Şehrin biraz dışında ama tam göl kenarında olan Jardines del lago Hotel'de kalıyoruz. Otelin içi eski olmakla birlikte muhteşem bir manzarası ve bahçesi var.

Ertesi sabah, her zamanki gibi yine erkenden kalktım. Volkanik dağlar bütün ihtişamları ile gövde gösterisi yapar gibi karşımda duruyordu. Tabii ki, bu ihtişamı arttıran en büyük etkenlerden biri de, volkanların, ayna misali gölün durgun sularına vuran yansımalarıydı. Gerçekten buranın vahşi bir güzelliği var.
Bu güzelliğe katkıda bulunan Atitlan Gölü'nün çevresine dizilmiş olan volkanik dağların isimleri ise; San Pedro, Toliman ve Santa Clara(Atitlan).
Eğer Panajachel tarafında kalırsanız, ki otellerin çoğu burada, bu volkanik dağların manzarası tam karşınıza düşüyor.
Gölün çevresinde Mayalara ait tam on iki tane kasaba bulunuyor. Kahvaltıdan sonra biz de bu kasabalardan biri olan Santiago Atitlan'ı ziyaret edeceğiz.


Kahvaltıdan sonra otelin iskelesine ufak bir tekne yanaştı. Bu tekneyle yaklaşık bir saat gölde tur atmak ömre bedeldi.
Işıl ışıl bu gölde gezinirken, devasa San Pedro Volkanı'nın yanından, dik yamaçlar arasına sıkışmış rengarenk kasabaların önünden geçtik. Gölün etrafındaki bu yerleşim yerlerinde hala Maya kültürü devam ediyordu ve Guatemala'nın en güzel el dokumalarının buradaki tezgahlarda yapıldığını öğrendim.

Sonra, Santiago Atitlan'ın iskelesine yanaştık. Santiago, gölün çevresindeki kasabaların en büyüğü ve en yerel olanı. Aynı zamanda zamanda halk azizi olan ''Maximon''un evi de bu kasabada...

Maximon kim mi? Anlatayım. Maximon, ahşaptan yapılmış bir insan figürü. Mayalar için kutsal bir aziz. Her yıl bir ailenin evinde misafir oluyor. Hastalara şifa, kötü insanlara da ceza verdiği düşünülüyor. Aileler onu bir yıl boyunca evlerinde misafir edebilmek için kıyasıya bir rekabet içine giriyorlar. Bu rekabetin sebebi, Maximon'a gelen yardımlardan mı yoksa onun kutsallığından mı kaynaklanıyor, ya da hangisi ağır basıyor orasını anlamadım:)
Maximon'un olduğu oda, birkaç cılız ampulle aydınlatılmış karanlık bir yer. Havalandırmanın olmadığı oda duman altı olmuş, çünkü; Maximon'umuz tam bir sigara tiryakisi. Sigaranın biri bitiyor diğeri yanıyor. Ev sahipleri de sigaranın külü biriktikçe külleri elleriyle temizliyorlar.
Şifa dileyen ya da birilerine ''ah!'' etmiş olanlar ellerindeki hediyeleri yere bırakıp şikayetlerini dile getiriyor.
Maximon, başında şapkası ağzında sigarasıyla onları dinler gibi duruyor.
Tabi bu ara, devreye bizler girip birkaç fotoğraf almak istiyoruz. Her tık başına 5 dolar istiyorlar. Bir kaç poz çekip oradan ayrılıyoruz.

Kasabanın kilisesine giderken kalabalık ve yine çok canlı bir pazarın içinden geçiyoruz. Pazarcılar genelde kadın.

Neredeyse her renk fasulyeyi buralarda bulmak mümkün. Tartı olarak basit el terazileri kullanılıyor. Ağırlık birimi olarak ne kullandıklarını anlayamadım, kendilerine göre referans aldıkları bir takım ağırlıkları vardı. O gün rambutan ve kırmızı muz alarak kasabanın pazar ekonomisine katkıda bulunduk.

Daha sonra kasaba meydandaki kiliseye geldik. Burası daha önce gördüğümüz kiliseler kadar orijinal değildi. Bana kalırsa buranın en ilginç figürleri kilisenin yan duvarları boyunca nişlere yerleştirilmiş olan azizlerin ahşaptan yapılmış heykelleri ve azizlere giydirilen rengarenk elde dikilmiş kıyafetleriydi.
Kiliseden erken çıktık. Kilisenin basamaklarında otururken yerli bir kadın yanımıza geldi. Başında taşıdığı şapkanın kumaş şeritlerinden yapıldığını ve sarılarak bu hale nasıl geldiğini bize gösterdi.
Bu yöre insanının Chichicastenango'dakilere göre daha cana yakın olduğu bir gerçek. Chichicastenango'da görünmez adam gibiydik. Burada en azından bize gösteri bile yaptılar.

Kilise ziyaretinden sonra yolu uzatarak kasabanın sokaklarında dolaşmaya başladık. Teknemizin bulunduğu yere doğru yokuş aşağı inerken; derme çatma evlerin alt katlarının resim atölyelerine dönüştürüldüğü bir sokağa girdik.
Normalde bu fakirlikte insanların sanatla ilgilenmeyeceğini düşünürsünüz. Ama öyle değil, yaptıkları resimler içlerindeki zenginliği öylesine ortaya çıkarmış ki, hayret etmemek mümkün değil.

Bindiğimiz tekne bizi aldığı yere, otelin iskelesine kadar bırakıyor. Hemen otelden ayrılıp Guatemala'nın en turistik şehri olan Antiqua'ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Hesapta öğle yemeğini de Antiqua'da yiyeceğiz ama evdeki hesap Guatemala'da hep şaşıyor. Yola çıktıktan bir süre sonra yol tıkanıyor. Belki açılır da yolumuza devam ederiz diye bekliyoruz ama boşuna... Durum kısa süre sonra anlaşılıyor; yerliler yolu kapatmış, geçişe izin vermiyorlar. Protestonun sebebi ise Mestizoların (Yerli-İspanyol karışımı kökten gelenlerin) bu bölgede maden arama girişimleri...
Yerliler ile Mestizolar arasında yıllardır çözümlenmeyen problemler var. Mestizolar bu toprakların efendisi biziz diyorlar ve yerlileri asimile etmeye çalışıyorlarmış. Aslında asimile etmek istedikleri nüfus öyle az buz da değil, toplam nüfusun %40'ına denk düşüyor. Bu yüzden de ülke sık sık yerlilerin direnişine sahne oluyor.

Saatler geçiyor ve yol bir türlü açılmıyor. Gittiğimiz yol koskoca Pan Amerikan Otobanı, tali bir yol değil yani... Gittikçe uzayan taşıt trafiğini avantaja çevirmek isteyen seyyar satıcıların sayıları da bir bir artmaya başlıyor, demek ki bir süre daha yol açılmayacak.
Sonra öğreniyoruz ki otobüsümüzün şoförü daha önce uzun yıllar ''chicken bus'' şoförlüğü yapmış. Pekala bizi bu sıkışıklıktan kurtarabilir, ortadaki refüjden otobüsü atlatıp karşı ters istikamete geçirebilir derken... Öyle de oluyor ve biz Antigua'ya gitmek üzere otobandan çıkıp tali yola giriyoruz.

Tamam bitti yola devam derken bu sefer otobüsün tekeri patlıyor. Nasıl patlamasın? Şimdiye kadar bu kabak tekerin nasıl patlamadığına şaşmak lazım.
Bu ara yerli rehberden ülkenin şartlarıyla ilgili bilgiler alıyoruz. Anlattığına göre ülke, topu topu birkaç ailenin tekelindeymiş. Örneğin, Guatemala'nın çimentosunu tek bir aile şirketi üretiyormuş. Bu tekeli kırmak çok zor diyor. Dışarıdan çimento ithal etseniz bile bu aile şirketi hemen çimento fiyatlarını düşürüyor ve ithalatçı firmayı zarara uğrattığından kimse bu tip girişimlerde bulunmaya cesaret edemiyormuş.
Guatemala Amerika'nın arka bahçesi gibi yönetilmesine karşılık Guatemala vatandaşlarının Amerika vizesi almaları çok zor diyor. Böyle olmasına rağmen ülke vatandaşlarının çoğunun hayallerini bir gün mutlaka Amerika'da yaşamak süslüyormuş.

ANTIGUA
Sonunda geç de olsa Antigua'ya varıyoruz. Antigua'ya gelene kadar başımızdan geçenler yukarıda anlattıklarımla sınırlı kalsaydı hadi neyse diyecektim. Ama öyle olmadı. Örneğin; yol uzayınca karnımızı doyurmak üzere bir restorana girdik. Tam yemek servisinin yapılacağı sırada elektrikler kesildi, garson çorbaları döktü, yakılan mumlar devrildi, yani bir yangının çıkmadığı kaldı.
Velhasıl Antigua'ya geldiğimizde çok yorgunduk, kendimizi hemen otele attık.
Allah'tan kaldığımız otelin yeri merkezi bir bölgede; yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi Antigua'nın simgesi durumundaki Santa Catalina Kemeri'nin hemen yanındaydı. Böyle olunca biz de kısa bir otel molasından sonra tüm yorgunluğumuzu unutup sokaklardaki kalabalığa karıştık.

Bu şehirde sömürge döneminden kalma evler ve konaklar restore edilip butik otele dönüştürülmüş. O gece Antigua'da konakladığımız otelin adı ''Posada de Don Rodrigo''ydu. Oteldeki her şey öylesine aslına uygundu ki eğer hayal gücünüz de kuvvetliyse geçmişe gidip zamanda yolculuğa çıkmamanız için birçok bahanenizin olması gerekirdi.

Sabah, otelin yemyeşil avlusunda mis gibi kokan kahvenin eşliğinde yapılan kahvaltı ise anlatılmaz yaşanırdı. Düşündüm de Antigua'da en az iki gün kalmak gerekiyormuş. Bizim ise yolda kaybettiğimiz zamanla birlikte sadece bir günümüz var. Bu güzelim yerin tadını çıkarmak için bir gün çok az bir zaman. Bunu düşünerek güneşin doğuşuyla birlikte Antigu'nın sokaklarında buluyoruz kendimizi.

Bu ülkeye gelmeden önce bilgi toplamak amacıyla internette gezerken yukarıdaki fotoğrafı vikipedi de görüp çok beğenmiştim. Antigua'yı gördükten sonra ise bir resim bu şehri ancak bu kadar güzel anlatabilir dedim ve onu bloguma taşıdım.

Kent, 16. yüzyılda Orta Amerika'daki İspanyol sömürgelerinin merkez şehri, aynı zamanda da Mexico ile Lima arasındaki en önemli yerleşim birimiymiş.

1527 yılında kent ilk kurulduğunda ismi ''Santiago de los Caballeros de Guatemala''ymış. Allah'tan hep bu uzun isimle anılmamış:) Daha sonra Aqua Yanardağı'nın lavları altında yok olan bu yere küçük bir köy kurulmuş ve bu köyün adına Ciudad Vieja yani ''Eski Kent'' demişler. Eski Kent'in hemen yanına da Santiago adını verdikleri yeni başkentlerini kurmuşlar. Ancak 1773' de meydana gelen büyük bir deprem şehri yerle bir edince yeni başkent, şimdinin başkenti olan Nueva Guatemala'ya(Yeni Guatemala) taşınmış ve burası Antigua Guatemala (Eski Guatemala) olarak ya da kısaca ''Antigua'' olarak anılmaya başlanmış.

Bana göre Antigua'yı birçok şehirden farklı kılan en önemli özellik kentin etrafında yükselen volkanlar. Bu volkanların isimleri ise şöyle; Aqua, Fuego ve Acatenango.
Ancak şimdinin seyretmeye doyulmayan manzaralarını oluşturan Aqua Yanardağı sömürge zamanında bu şehri yok etmiş.

1979 yılından bu yana UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi'nde olan şehrin en iyi korunan kolonyal şehirlerden biri olduğu söyleniyor.



                                                                           







Kentin merkezinde sömürge döneminden kalma katedral ile yine o döneme ait Kaptanlar Sarayı görülecek yerler arasında. Ama şehrin en güzel tarafı arnavut kaldırımlı taş sokakları, rengarenk evleri, pencere ve balkon ferforjelerinden dışarı taşan değişik renkteki sardunya ve begonvilleri...
Ilık ve sakin bir havaya sahip olan Antiqua'nın çok şık butikleri ve kafeleri var. Kahve kokan sokaklarında gezmek ise gerçekten çok keyifli.

Antigua'dan ayrıldıktan sonra yol üstünde bulunan bir kahve plantasyonuna giriyoruz. Kahve ağaçlarının bulunduğu bahçe çok büyük. Değişik renklerde kahve çekirdeklerini ilk burada gördüm.
Daha sonra kahve müzesine dönüştürülmüş olan ana binaya girdik. Duvarın birinde bu çiftliği yönetmiş olan İspanyol bir ailenin kronolojik olarak sıralanmış fotoğrafları vardı. Sebebini tam açıklayamayacağım tarzda bu portrelerden etkilendim. Belki de hayatın ne kadar hızlı aktığının belgesiydi o fotoğraflar.

Bu ara kahvenin tarihçesine de kısa bir göz attık. Kahvenin Yemen'den gelmediğini aksine tüm dünyaya bu bölgeden yayıldığını ayrıca kahvenin keşfinde keçilerin yardımcı olduğunu öğrendik.
Bilirsiniz keçiler ağaçlardan beslenmeyi sever. Daha kahvenin bilinmediği zamanlarda, kahve ağaçlarının yaprak ve tohumlarını yiyen keçilerin yerinde duramayıp hoplayıp zıpladığına şahit olunmuş. Nedir bunun hikmeti diye araştıran meraklı insanoğlu bu yolla kahveyi keşfetmiş.
Kahve müzesinde ayrıca kahve satışı da yapılıyordu. Dünyanın en iyi arabica kahvesinin de bu bölgede yetiştiği notunu düşüp Guatemala City'e geçiyorum. Ya da onların deyimiyle Guate'ye...


Antiqua'dan sonra yaklaşık bir 30 kilometre sonra Guatemala City'e ulaşılıyor. Kentin girişinde bulunan Mayalara ait arkeoloji müzesi ilk durağımız oldu.
Müzede; tarihi kalıntıların yanı sıra Mayaların değişik gruplarına ait rengarenk giysilerin sergilendiği müzeyi gezmek oldukça keyifli. Bu ülkenin müzeleri bile çok renkli...

GUATEMALA CITY
Müzeden sonra ufak bir şehir turuna çıktık. Şehrin ana meydanlarını ve büyük caddelerini dolaştık.
Guatemala dünyanın en fakir ülkelerinden biri sayılıyor. Ana caddedeki birkaç yüksek ve düzgün binadan sonra arka sokakları köhne binalarla dolu.

Sonra bizim Taksim Meydanı gibi şehrin ana meydanı olan ''Central Park''a geldik. Meydanın hemen karşısında Latin Amerika ülkelerinin vazgeçilmezi olan büyük bir katedral bizi karşıladı. Yine bir merak, içini gezmeden edemedik. Ancak farklı bir özelliği olmayan katedral gezisini çabuk bitirdik.

Birçok seyyar satıcının olduğu meydan oldukça kalabalıktı. Kalabalığın içine girmeye fazla cesaret edemedik. Dünyanın en güvensiz şehirlerinden biri diyorlar Guatemala City için. Sokaklarında ''Piranha'' adı verilen çetelerin kol gezdiğinden bahsetti yerel rehberimiz.
Gerçi yerel rehberin uyarısına bile gerek kalmadan şehrin tekin bir yer olmadığı her halinden anlaşılıyordu. Örneğin; büfe tarzı dükkanların hepsinin dış cephesine demir parmaklıklar konmuş, alışverişler parmaklıkların arasından yapılıyordu. Buraların gündüzü böyleyse gecesini düşünemiyorum bile...
Neyse, biz geçiyorduk uğradık, fazla kalmaya niyetimiz yok! Hemen yola koyulsak bile ancak akşama doğru sınırı geçip Honduras'ta olabilirmişiz. Onun için Honduras'a doğru yola çıkıp Guate'den ayrılıyoruz.

RIO DULCE
Kısa süren Honduras gezisinden sonra tekrar Guatemala tarafına geçiyoruz. Burada ülkeden ülkeye geçişler bir şehirden diğerine geçmeye benziyor. Sınırda beklemek yok, uzun bürokratik işlemler yok! Zaten Guatemala ve Honduras biz Türklerden vize de istemiyor.
Neyse, ben Guatemala'yı anlatmaya kaldığım yerden devam edeyim.
Honduras dönüşü Guatemala'nın en büyük gölü olan İzabal Gölü'nün kenarındaki bir kente; Rio Dulce'ye geldik.
Rio Dulce'deki otelimiz ''Mansion del Rio'' ya ise akşam hava karardıktan sonra anca varabildik. Akşam yemeğinde gölde tutulan balıklardan yediğimizi ayrıca restoranın içki ve tatlılarının iyi olduğunu hatırlıyorum. O gece yorgunluktan sızmışım.
Sabah uyandığımızda ise muhteşem bir göl manzarası bizi bekliyordu.

Kahvaltıdan sonra İsabal Gölü'nde tekne gezintisine çıktık.Allah'tan sabah başlayan yağmur günün ilerleyen saatlerinde durdu da bizlere keyifli bir tekne turu imkanı verdi.

Tropik coğrafyalarda görülen mangrovlarla kaplı olan gölde sakin sakin ilerlerken, hiç beklemediğimiz bir anda Ortaçağ Avrupası'nı anımsatan bir kale karşımıza çıktığında, ilk tepkim ''ne alaka?'' oldu.
Aslında İspanyolların yüzlerce yıl bu topraklarda yaşadığı düşünülürse ''ne alaka'' ''çok alaka'' ya dönüyor. Dönüyor da, ilk başta durumu kavramak zor. Gerçi en baştan kabul etmek gerekir ki, Guatemala'da her türlü aykırılığa hazır olmanız gerek. Burası tezatlığın çok olduğu bir ülke.
Tekrar kaleye dönecek olursak, kalenin adı; San Felipe Kalesi. Bu bölgeye gelen istilacı İspanyollar Karayip Denizi'nden nehir yoluyla gelen korsanlara karşı bu kaleyi inşa etmişler.
Gerçekten de İsabal Gölü, Rio Dulce Nehri yoluyla Honduras Körfezine oradan da Karayip Denizi'ne açılıyor.

TİKAL
Nehir gezisinden sonra Guatemala'nın kuzeyine doğru yola çıkıyoruz. Öğle saatlerinde yağmur ormanlarındaki ''Peten Bölgesi''nde yer alan ve UNESCO tarafından hem Dünya Kültür Mirası hem de Dünya Doğa Mirası Listesi'ne alınmış olan Tikal Ulusal Parkı'na varıyoruz.
Ama önce, ulusal parkın içindeki yerel bir restoranda öğle yemeği yiyoruz.

Mayaların Guatemala'daki en büyük antik kentlerinden biri Tikal. Kesin verilere dayanmamakla birlikte Maya uygarlığının bu bölgeden başladığı tahmin ediliyor.
Yukarıda da bahsetmiştim, Peten Bölgesi yağmur ormanları kuşağında yer alan ve Mayaların belli bir zaman diliminde tercih ettikleri bir yerleşim bölgesi. Belli bir zaman diliminde diyorum çünkü, Mayaların tarihi üç ana zamana bölünmüş.
Bunlar; Preklasik (M.Ö 1500- M.S 250) Klasik (M.S 250-900) ve Postklasik (M.S 900-1500) dönem.













Peten Bölgesi'ne büyük Maya şehirleri kurulmuş. Antik Tikal'de bu kentlerden biri ve biz Tikal'e güneş ışığının zor geçtiği ağaç köklerinin yol olduğu ormanın içinden geçerek ulaşıyoruz.
Arada yolumuzun üstüne çıkan, boyları göğe doğru uzanan Ceiba ağaçlarının önünde fotoğraf çektirmek istesek de tüm ağacı makinemin kadrajına sokmakta zorlanıyorum.

Antik Tikal şehri; yaklaşık 60 kilometrekarelik bir alana yayılmış ve 3 bine yakın yapının bulunduğu 500 civarındaki yapının ortaya çıkarıldığı, matematik, astronomi ve sanat konularında döneminin en gelişkin Maya şehirlerinden biri. Zamanında nüfusunun 90 binlere kadar çıktığı söylense de bunun doğruluğu tam olarak kanıtlanamamış. Zaten Mayalar hakkında bilinmeyen o kadar çok şey var ki...

Niye Mayalar hakkında bu kadar az bilgiye sahibiz ya da Mayalar neden bize bu kadar gizemli geliyorlar diye soracak olursak elbette bu sorulara verilecek birtakım cevaplar var. Okuduklarımdan ve burada öğrendiklerimden çıkardığım sonuçlara göre bunları sıralarsam;
-Ortaya çıkarıldı denen ünlü Maya şehirlerinin yarısından fazlası hala toprak altında... Tikal kentinde de durum farklı değil. Yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi daha hiçbir arkeoloğun elinin değmediği Maya kalıntıları, ağaç ve otların sardığı toprak tepeciklerin altında yatıyor.
-Mayalar, M.Ö 300'lü yıllarda ''glif'' adı verilen semboller kullanarak yazıyı geliştirmişler. Bu gliflerin ne anlama geldiği ise ancak 20.yüzyılın ikinci yarısından sonra anlaşılmaya başlanmış. Onun da tamamı değil şimdilik %70'i çözülmüş durumda... Gerçi tüm gliflerin anlamı bilinse de sağ olsun İspanyollar geriye fazla kitap bırakmamışlar.
-Bir diğer etmen Mayaların, çoğunlukla yeni anıtlarını eskilerin üzerine inşa etmeleri olmuş. Bu yüzden erken döneme ait pek çok kalıntı toprağa gömülü. Bu kalıntılara ulaşmak için arkeologların toprağın derinliklerinde tünel kazmaları gerekiyormuş.
-Ve tabii ki sömürgeci İspanyolların yaptıkları yıkım ve ortadan kaldırdıkları yazı ve tabletler sonucu Maya uygarlığı hala gizemini koruyor.

Peten Bölgesi'ne Preklasik ve Klasik Dönemlerde birçok Maya şehri kurulmuş. Neredeyse her biri şehir devlet durumunda olan bu kentler arasında zaman zaman ittifaklar yaşanıp ticaret geliştiği gibi savaşlar da yaşanmış.
Buradan da anlaşılacağı üzere Mayalar, hiçbir zaman tek bir halk olmadıkları gibi kullandıkları ortak bir dilleri de olmamış. Ticaret yaparken nasıl anlaşmışlar bilmiyorum.
Hatta İspanyolların gelişinden önce insanlar, ''Maya'' kelimesini kullanmıyorlarmış bile. Onun yerine bölgede yaşayan gruplar kendilerini; yaşanılan yerin ismiyle, bölgesel ya da akrabalık ilişkileriyle veya dil ve kültür bağlarıyla tanımlıyorlarmış. (Anlaşılan İspanyollar gelince hepsi kestirmeden Maya olmuşlar.)
Tabii ki bu grupların ortak yanları da yok değil. Örneğin aynı dili konuşmasalar bile kullandıkları dilin aynı aileden geliyor oluşu. Ya da gök cisimlerinin hareketlerini doğru biçimde izlemeleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan Maya takvimi, kullandıkları mimari, yemek ve tarım kültürleri, ölümle ilgili inançları birbirine çok benzemesi gibi.
Yine tüm maya grupları, para kullanmıyorlardı, tekerleği bilmiyorlardı ama çikolatayı ilk keşfeden onlardı:))

Klasik Dönemin büyük şehirleri incelendiğinde -bunların arasında Tikal'de var- MS 800'lü yıllardan sonra taş üstüne taş konmadığı görülüyor. O tarihten sonra tüm inşaat işleri durmuş gibiydi diyor uzmanlar. Bir yüzyıl içinde tüm bu şehirler terk edilmiş. Birçok tez ortaya atılsa da Mayaların şehirlerini neden terk ettiği bilinmiyor. Ama bilinen bir gerçek var ki Mayaların o tarihlerde taşınmaya karar verdikleri...
Daha sonra Postklasik Dönemde Mayaların, Yucatan Bölgesi'nde ortaya çıktıkları görülüyor. Taa ki İspanyollar bu toprakları istila edene kadar...

O gün Tikal harabelerini gezmek için yaklaşık bir dört saatimiz vardı. Ormanın içinden geçtik, pazar yerine gittik, tepelere tırmandık, saraylar gördük, piramitlere çıktık, çimlerde oturduk.

Bu ara karşımıza Lemurlar çıktı. Hiç beklemediğimiz bir anda birkaç maymun ağaçlardan önümüze atladı. Papağanlar, tavus kuşları, kelebekler derken hem tarih gördük hem de bu güzel havayı teneffüs ettik.

Son olarak Tikal'in en yüksek piramidine tırmandık ama piramide paralel olarak oluşturulmuş derme çatma yapılmış ahşap merdivenleri çıkarak piramidin zirvesine ulaşabildik.

Zirveye tırmandığımızda uçsuz bucaksız gibi görünen cangıl ayaklarımızın altındaydı. Uzaklarda birkaç piramidin tepesi görünüyordu. Uzun zaman burada oturup doğayı seyrettik. Kimse konuşmadı. Daldık gittik uzaklara...

Sonuç olarak 16. yüzyılda İspanyolların bölgeye varmaları ardından Mayaların çoğu fakir çiftçilere dönüşmüş. Günümüzde nüfusları 7 milyonu aşmış olan Mayaların çoğu Guatemala ve Meksika'da yaşıyor. Her iki ülkede de Mayalar, siyasi güçten yoksun ve kültürleri tehdit altında...

FLORES
O akşam Flores'de kaldık. Bu fotoğrafı sabah odamızın balkonundan çektim. Burası Peten Itza Gölü'ne bağlı Petenchel Lagünü...
Flores genelde Tikal antik kentini ziyaret edecek olan turistlerin kalmak için tercih ettiği bir yer.

Flores Guatemala'daki son durağımızdı. Meksika'ya geçmek üzere ertesi sabah yola çıktık. Geçtiğimiz toprak yol oldukça kötüydü ama tali yol olunca köy ve kasabaların içinden geçme fırsatı yakaladık.

Meksika ile Guatemala arasındaki sınırı oluşturan ve Mayalar tarafından kutsal kabul edilen Rio Usumacinta Nehri'nde 45 dakika süren bir yolculuk sonrası Meksika'ya ulaştık.

İşte böyle, rengarenk güzeller güzeli bir ülke daha gözlerimin önünden geçti gitti. Tanımadığım, fazla bilmediğim bir ülkeydi. Geldim, hayran kaldım ayrılmak zor geldi.
Buralara bir daha gelir miyim bilmiyorum ama Guatemala ruhuma bir çentik attı, onu biliyorum.