NEPAL-3 (Eylül-2015)

Nepal'e bu üçüncü gelişim ancak bu sefer tanıdık, bildik bir şehre gelmenin rahatlığı yok içimde...
Uçak Katmandu'ya doğru alçalmaya başladığında ise kalbim hızla atmaya başlıyor, heyecanlanıyorum.
Neden böyle olduğunu biliyorum aslında...
Nepal depreminin üzerinden topu topu birkaç ay geçmiş, yıkık bir kentle karşılaşma korkusu bu bendeki... Seviyorum bu ülkeyi ve insanlarını... Ne şartlar altında yaşadıklarını da biliyorum.

Triphuvan  Havaalanı'na yaklaştıkça Katmandu'nun evleri daha da belirginleşiyor. Galiba ben fazla panik yaptım, diyorum kendi kendime... Çünkü durum hiç de korktuğum gibi değil!
Buradan göründüğü kadarıyla şehir dimdik ayakta...

Havaalanındaki vize işlemleri çabuk bitiyor, öyle uzun kuyruklar yok bu sefer; turist sayısı çok az.
Kısa bir süre sonra yola koyuluyoruz. Geçen Katmandu seyahatinde de kaldığımız Radisson oteline doğru giderken yine o alışageldik sefil yaşamlara tanık oluyorum.
"Ama olsun," diyorum, en azından binalar yıkılmamış, başlarını sokacakları bir evleri var.
Var da... O an aklımdan birçok soru geçiyor;
"Sahi, bu kadar şiddetli bir deprem bizde olsa binalar böyle ayakta kalabilir miydi?" diyorum. Dünyanın en fakir on ülkesi arasında gösterilen Nepal'in evleri bizden daha mı sağlam?
Bilmiyorum, kıyaslama yapacak bilgiye sahip değilim. Ben sadece gördüklerimi aktarıyorum. Yorum sizin!

O gün, otelde bir süre dinlenip yol yorgunluğunu üzerimizden attıktan sonra Kathmandu Durbar Square'e gitmek üzere yola çıkıyoruz.
Burada kısa bir açıklama yapmalıyım;
Onbeşinci yüzyılda, Kral Yakşa Malla ölünce geride kalan üç oğlu liderlik savaşına girmiş. Bunun üzerine Ana Kraliçe, ülke topraklarını "Patan, Bhaktapur ve Kathmandu" olmak üzere oğulları arasında paylaştırmış.
Her oğul kendi şehrini güzelleştirme yarışına girmiş. Sonuçta, bu şehirlerin en albenili yerleri meydanları olmuş ve her üç şehirde de bu meydanların ortak adı; Durbar

Durbar Squere'e eski saray tarafındaki ana girişten değil de, arka sokakların birinden giriyoruz. Meydana yaklaştıkça duvarları çatlamış ve yıkılmış binaların sayısında belirgin bir artış göze çarpıyor.

Meydana geldiğimde ise gözlerime inanamıyorum. Ayakta kalan tapınaklar olmakla birlikte, çoğu tarihi yapı ya yıkılmış ya da ileri derecede hasarlı...

Bu kadar yıkıntı beklemiyordum. Gördüklerim karşısında bir önceki Nepal yazım aklıma geliyor, aynen aktarıyorum.
"Ya da ne bileyim daha önceden gezip gördüğüm bir tapınağı aynı şekilde ayakta görmek, tapınağın önündeki insanların yine eskisi gibi ibadetlerini yapıyor olması, aradan geçen yılları bir çırpıda silip atıveriyor. Sanki onca yıl hiç geçmemiş gibi ''nerede kalmıştık?'' diyebiliyorum."
Ancak bu kez "nerede kalmıştık?" demek çok zor!

Sonra, bir umut "Tanrıça Kumari"nin evine gidiyoruz. Bina yıkılmamış ama diğer tarihi yapılar gibi o da Nepal depreminden nasibini almış.
İçinde yaşayanlar olmasına rağmen evde onarıma dair bir çalışma görmedik. Sadece kalaslarla dışarıdan binaya destek atılmıştı. Bir de -haftaya bayramları varmış- evin pencere pervazları kötü ruhlar girmesin diye siyaha boyanıyordu.
Biz böyle etrafı gözlemlerken bir süre sonra Kumari pencerede görünüyor. Bu sefer gördüğüm Kumari'nin bir öncekiyle aynı olmadığını, Nepal'deki birçok şey gibi onun da değiştiğini fark ediyorum.
(Tanrıça Kumari ile ilgili daha ayrıntılı bilgiyi blog'umun NEPAL-1 bölümünde bulabilirsiniz.)

Sonuç olarak, depremin üzerinden yaklaşık dört ay geçmesine rağmen, Durbar Meydanı'ndaki restorasyona dair ufak kımıldanmalar olsa da, çalışmalar henüz yeterli düzeyde değil.
Kimi tapınaklar kalaslarla desteklenmiş, onlar da ha yıkıldı ha yıkılacak gibi duruyor.
"Eski Şehir" UNESCO korumasında olmasına rağmen, sanki yaralarını kolay saramayacak gibi.
Bu tabii ki benim görüşüm. İnşallah yanılan ben olurum.

Meydanın son halini içimiz acıyarak gezdikten sonra bundan böyle yapabileceğimiz en iyi işin Nepal ekonomisine destek olmaktan geçtiğini düşünüp rotamızı çarşıya doğru çeviriyoruz.

Sözü çarşıya özellikle getirdim çünkü, deprem birçok yeri olduğu gibi çarşı piyasasını da fena vurmuş, fiyatlarda bariz bir indirim vardı.
Örneğin kaldığımız Radisson otel civarında birçok irili ufaklı dükkan var. En kaliteli kaşmir şalları ben bu dükkanlarda bulmuştum.
Üç yıl önce geldiğimde beğendiğim bir şal için 150 dolar istemişlerdi, pazarlıkla zar zor 100 dolara indirmiştik. Bu sefer aynı şal için 70 dolardan kapı açıp paraşütsüz 50 dolara indiler.
Fırsatçılık yapmamak adına daha fazla pazarlık yapmadım, yoksa daha da ineceklerdi.

Dikkatimi çeken bir diğer farklılık da açıklayamayacağım bir şekilde, sokakların aşırı kalabalık oluşuydu. Buna karşılık, yabancı turist sayısında ise hissedilir bir düşüş vardı.
Biz bu geziye on bir kişi katıldık. Nepalli yerel rehberimizin dediğine göre depremin olduğu 25 Nisan'dan bu yana onun şirketiyle gezen en kalabalık turist grubu biz olmuşuz.

Günün sonunda Thamel'deydik.
Thamel, yukarıdaki fotoğrafa yansıtamasam da oldukça renkli ve hareketli bir bölge.
Genelde yabancı turistlere ya da diğer bir deyimle sırt çantalı "hippi" diye nitelendirdiğimiz gruba hitap ediyor. O yüzden outdoor ürünlerin satıldığı dükkanlara sıklıkla rastlanıyor. Ayrıca canlı müzik yapan bar ve restoranları da oldukça iyi. New Orleans Cafe'de bunlardan biri...
En büyük lüksü ise sokaklarında free Wi-fi bulunması:)

Ertesi gün, Katmandu'nun 10 km kuzeydoğusunda bulunan ve daha önce gidip görmediğim Budhanilkantha Tapınanağı'na geldik
Tapınağın dış bahçesi, her zaman olduğu gibi Hindu geleneklerini yansıtan objelerle doluydu. İrili ufaklı çanlar değişik ebattaki zincirlerle birbirine bağlanmış, eriyip akan mumların üzerine turuncu kutsal çiçeklerin yaprakları yapışmıştı ve tabi ki yanan tütsülerin o tanıdık bildik kokusu her yerdeydi.

Budhanilkantha, alışık olduğumuz tapınaklara pek benzemiyor. Tapınakta, büyükçe bir havuz ve havuzun içinde de Hindu tanrısı Vishnu'nun tek parça taştan oyularak yapılmış bir heykeli bulunuyor.
Heykelin yapıldığı siyah bazalit taşın ise nereden geldiği belli değil.
Bu heykel için deniyor ki; Nepal'deki en büyük, en güzel ve en esrarengiz taş yapı...

Tapınaktaki tanrı Vishnu, hizmetkarı olan yılan Shesha'nın üzerine uzanmış uyuyor. Yılan Shesha'nın sahip olduğu onbir baş ise Vishnu'nun kafasının etrafına dizilmiş. Dört eli olan Vishnu, ilah niteliğindeki dört nesneyi tutuyor.
İnanışa göre; havuzun içindeki su, kozmik denizi simgeliyor.
Her yıl Ağustos ayında yapılan "Şhiva Festivali"nde havuzdaki suya tanrının siluetinin düştüğü söyleniyor.
Ama ne ilginçtir ki, Nepal'in kralları Budhanilkantha'yı ziyaret etmiyor. (2008'den bu yana Nepal'de krallık bitti, cumhuriyete geçtiler.) En son, 1300'lü yıllarda Malla Hanedanı'na mensup bir kral tapınağa gelmiş. Kral'ın bu ziyaretten hemen sonra ölmüş olması, ondan sonra tahta geçen krallarda "Budhanilkantha'yı ziyaret eden kralı ölüm izler." inancını oluşturmuş.
Bu arada, tüm Hindu tapınaklarında olduğu gibi buraya da Hindu olmayanların girmeleri yasak! Her şeyi dışarıdan seyrediyorsunuz.

Budhanilkantha'ya gelirken daha çok mistik objelerin satıldığı, rengarenk sergileri olan dükkanlar görmüştüm.
Tapınakta anlatılan tanrılar da aklımda kalmayıp hepsi birbirine karışınca soluğu bu dükkanların önünde aldım.
"Rudraksha"ya ilgim ilk burada başladı ve tüm gezi boyunca katlanarak devam etti.
"Rudraksha da ne?" derseniz... Bu konuya yazının ilerleyen bölümlerinde tekrar döneceğim. Şimdi sırada Patan var.

Patan'da Katmandu ve Bhaktapur gibi eski bir şehir ve onun da tarihi bir meydanı var; Durbar Square... Söylenene göre depremden en az zarar gören meydan burasıymış.
Biz de o gün heyecanla Patan'daki Durbar Square'e doğru yürürken karşımıza, yolun ortasında öylece duran ve trafiğin akışını engelleyen garip bir araç çıktı. Araç caddeyi o kadar daraltmıştı ki, kenarlarda ancak motosiklet ve yayaların geçebileceği kadar açıklık kalmıştı.
Kısa süre sonra durum anlaşıldı. Meğer bu nesne yağmur tanrısının arabasıymış ve 25 Nisan'daki deprem sırasında tam da bu noktadan geçiyormuş.
İşte, fotoğrafta görüldüğü gibi o gün bu gündür tanrının arabası hala aynı yerde:)))

Yağmur tanrısının arabasını geçtikten sonra yaşayan tanrıça Patan Kumarisi'nin evinin önündeydik.
Bakar mısınız, ne kadar masalsı bir durum; elle tutulur gözle görülür tanrı ve tanrıçalardan bahsediyorum. Zaten Nepal'i böylesine büyülü kılan da onlar değil mi? Bu ara, Himalayaların da hakkını yememek lazım.
Neyse, Nepal'e ilk geldiğimde benim için sadece Katmandu Kumarisi vardı. (Blogun Nepal-1 bölümünde anlattım.)
Şimdi ise biliyorum ki, Nepal'de tam on tane kumari var ve bunların dokuzu Katmandu Vadisi'nde...
Üstelik bu kez Kumari'yi sadece karşıdan görmeyip evinin içine de gireceğiz.
Ana kapının sağ ve solunda kötü ruhları eve sokmayan aslan heykellerinin arasından önce avluya geçiyoruz.











Tanrıça Kumari'nin evine bizden önce başka bir grup girmiş,  onların evden çıkışını beklerken avluda oyalanıp her bir santimetrekarenin fotoğrafını çekiyorum.
Bir süre sonra içerideki grubun ziyareti bitiyor ve sıra bize geliyor.
Ayakkabılarımızı çıkarıp dar ve yıpranmış ahşap merdivenlerden bir üst kata çıkıyoruz. Alçak tavanlı, ışığın çok az girdiği loş bir koridordan geçip tanrıçanın oyuncaklarının ve boyamalarının olduğu bölüme, oradan da Kumari'nin oturduğu kutsal odaya geçiyoruz.

Yıllar önce, Katmandu'daki tapınağın penceresinde Tanriça Kumari'yi gördüğümde onun ev içindeki yaşantısını merak etmiştim.
Bu kez, Patan'daki tanrıçanın evindeyim, o yüzden bu fırsatı iyi değerlendirmeli ve dikkatli gözlem yapmalıyım, diyorum.
Ancak odaya girdiğimde işimin kolay olduğunu fark ediyorum. Çünkü odada gözlemleyeceğim her şey bu fotoğraf karesinin içine sığıyor.
Yılan başlı bir tahtta, abartılı makyajıyla küçük bir kız çocuğu oturuyor. Yaratıcı gücün simgesi olan kırmızı renkli bir elbise giymiş!
"Biraz önce bu çocuğun oyuncaklarını ve yaptığı resimleri görmemiş miydik?" diyorum... Şimdi ise suratı asık mı asık, gülmeyen, konuşmayan bir tanrıça var karşımda...
Karışık duygular içindeyim. Onu hangi kategoriye koyacağımı bilmiyorum.
Karşısında yere oturuyoruz. Otururken ayaklarınızı öne, ona doğru uzatmayın, diyorlar.
O ise hiç konuşmuyor. Ayakları sunak tepsisinin içinde, sıkıntılı bir şekilde onları birbirine sürtüyor. Tırnaklarındaki ojelere bakıyorum. Aklımdan neler geçiyor...
Biraz sonra, onun tarafından kutsanmak üzere dizlerimin üstünde ilerleyerek önüne kadar geliyor ve ellerimi göğsümde birleştirerek Nepal selamı veriyorum.
O an karşımda bir tanrıçadan çok, küçük bir kız çocuğu var. İçim acıyor. Gözlerinin içine bakarak gülümsüyorum. Bu davranışımdan rahatsız olup şiddetle başını öte tarafa çevirerek tepki veriyor.
Sonra alnıma tika sürüp "git artık!" gibilerinden hareket yapıyor.

Yaşayan tanrıçanın evinden çıkıp Patan Durbar Meydanı'na geliyoruz. Burası da ayrı bir dünya... Oya gibi işlenmiş tarihi bir doku var karşımda!
Ben Katmandu Vadisi'ndeki bu üç şehrin (Kathmandu, Bhaktapur, Patan) meydanlarında dolaşmayı öyle seviyorum ki, işte o anlarda benden mutlusu yok!

Bu kez tapınakları gezmiyoruz. Canımla kraliyet sarayının karşısındaki bir duvarın üstüne oturup gelen geçeni izleyip sohbet ediyoruz.
Bak, diyorum; evli kadınların elbiseleri genelde kırmızı renkli olur.
"Neden?" diyor...
Çünkü kadın doğurgandır, yaratıcıdır. Kırmızı, yaratıcı gücün simgesi...
"Her evli kadın kırmızı giymiyor, ona ne diyeceksin?" diyor.
Off o kadarını karıştırma, sen de beni Nepal halkları uzmanı yaptın sıkıştırıp duruyorsun...diyerek söyleşi devam ediyor.
Meydan kalabalık; genci yaşlısı, öğrencisi, satıcısı... Hepsi rengarenk giysili insanlar...
Her ne kadar kalabalıkları sevmesem de hayat burada telaşesiz akıyor. Bu ülkenin insanları huzurlu...

O gün Patan Kraliyet Sarayı kapalıydı, gezemedik ama sarayın bahçesinde yemek yedik.
Restorana giderken depremde kopup düşen parçaların sarayın avlusunda düzgün bir şekilde korumaya alındığını gördük.
Allah'tan, deprem Katmandu'daki Durbar Meydanı'nı etkilediği gibi burayı fazla etkilememiş. Halbuki Katmandu ve Patan birbirine çok yakın iki şehir. Arada sadece Bagmati Nehri var.

Patan'da yemek yenecek ya da kahve içebileceğiniz mekanlar sınırlı. Biz o gün öğle yemeğini Kraliyet Sarayı'nın avlusundaki müze restoranda aldık.
Yemekler ve kaplar tamamen Nepal'e özgüydü. Hoş bir sunum vardı.

Altın Tapınak... Ritmik müziğin sokaklara kadar taştığı, müziğe şarkı söyleyerek eşlik eden insanlar...
Bu tapınak benim hafızamda bu şekilde kayıtlı!
Evet, burası bir Budist tapınağı, diğer adıyla "Hiranya Vanya Mahabihar"
Patan Durbar Meydanı'nından yürüyerek yaklaşık on dakika uzaklıkta...
Patan, resmi adıyla "Lalitpur" Budist ağırlıklı bir kent ve bu kentte çoğunlukla Katmandu Vadisi'nin gerçek toplumu olan Newar halkı yaşıyor. Hatta ziyaretine gittiğimiz Patan'daki tanrıça Kumari de Newar toplumundan çıkmış.
Zaten kumari olacak kızlar Budist toplumundan seçilip Hindulara tanrıça oluyor.
Görüldüğü gibi bu ülkede, yaşamın her noktasında din var. Fakat ne ilginçtir ki dini gerginlikler yaşanmıyor. Hinduları Budist, Budistleri de Hindu tapınaklarında ibadet ederken görebiliyorsunuz.
Bu yüzden Nepal'de esas olanın dinden çok inanç olduğunu anlamak hiç de zor değil!

Patan'dan ayrılıyoruz. Buradaki evlerin de bir çoğu yıkılmaya karşı kalaslarla desteklenmiş.(Hep aynı cümleyi kuruyorum ama öyle!) Nereye kadar bu şekilde idare ederler onu da bilmiyorum.
Tek yapabildiğim dua etmek. Tanrı yardımcıları olsun!

Ertesi sabah Nepal'den ayrılıp Çin'in işgali altında bulunan Tibet'e uçuyoruz.

Bu uçuşla ilgili ufak bir not düşmek istiyorum; Kathmandu- Lhasa arası uçuşta eğer uçağın sol tarafında oturursanız muhteşem Himalaya manzaraları için hazırlıklı olun derim.

Tibet gezimiz biter bitmez tekrar Nepal'e döndük. Ama ne dönüştü bizimki... Eğilip Nepal'in toprağını öpecek haldeydik.
"Tibet o kadar kötü müydü?" diye sorsanız...
"Hayır değildi!" diye net bir cevap veririm size. Hatta gördüklerim karşısında kafayı yediğim anlar bile oldu. Ancak zor, hem de çok zor bir geziydi.
Yaşadıklarımı blogun Tibet bölümünde anlatacağım.
Şimdi tekrar canım Nepal'e dönüyorum.

Bu kez Katmandu Vadisi'nin en sevdiğim şehri olan Bhaktapur'dayız.
Ancak gördüğüm manzara hiç de iç açıcı değil! Bhaktapur depremden çok etkilenmiş, harap bir halde!

Bhaktapur, Dünya'da UNESCO Kültür Mirasları listesinde en çok eser barındıran kent ünvanına sahip!
Tarihçi Prushottam Lochan Shrestha ise "Dünya Mirası olan bu anıtların çoğunu kaybettik. Bu yapıların yeniden özgün şekillerine kavuşturulması zor," demiş.
Böyle bir şeyi insan kabul etmek istemiyor. Geç de olsa mutlaka restorasyonun bir yolu olmalı!

Hep tapınaklardan bahsettim ama depremde giden canlara ne demeli? Onların ise hiç telafisi yok!
Bazı yerlere, depremde ölenlerin toplu fotoğrafları konmuş. Önünde durup tek tek fotoğraflara bakıyorum. Her biri ayrı bir hayat, yok olan her bir hayatın bilmediğimiz ne hikayeleri vardı kim bilir?

Şimdiye kadar Nepal ile ilgili verdiğim bilgiler pek iç açıcı değildi.
Ancak Bhaktapur'da iki yapı var ki, onları hala dimdik ayakta görmek beni çok mutlu etti.
Bu yapılardan biri "Nyatapola Tapınağı" 1700'lü yılların başında yapılan tapınak beş katlı bir pagoda ve Katmandu Vadisi'nin en yüksek tapınağı.
Tapınağın merdivenlerinde simetrik olarak yerleşmiş figürler bulunuyor. En altta, her biri on insan gücüne eşit iki güreşçi jayamel ve phattu, onun üstünde iki fil, sonra iki aslan, daha üstte iki ejderha ve en tepede de iki tane tanrıça...
Her bir figürün, bir alttaki figüre göre on kat daha güçlü olduğu söyleniyor.
Acaba tapınağı yıkılmaktan koruyan bu güçlü figürler miydi? Bir an aklımdan geçmedi desem yalan olur:)

Ayakta kalan ikinci yapı ise altın kapılı ve 55 pencereli Kraliyet Sarayı.
Sarayın "Altın Kapı"lı girişi gerçekten muhteşem. Kapının en üstündeki figür kralı temsil ediyor. Kralın altında ise Hinduizm'in en önemli figürlerinden biri olan çok kollu "Garuda" var.
Adı üstünde buraya "55 pencereli Saray" diyorlar. Gerçekten de sarayın en üst katında bulunan, ince ahşap işlemeli pencerelerine hayranlık duymamak elde değil.
Bu ara, Bhaktapur da elbette ayakta kalan başka tapınaklar da var. Ancak bana en tanıdık gelen ve en iyi bilinen tarihi eserler bunlar olduklarından burada yer verdim.

Zaman çabuk geçti ve karnımız acıktı. Durbar Meydanı'na oldukça yakın bir restorana gittik. Yemeği de restoranın çatı katında aldık.
Buraya kadar her şey iyi güzel!
Anormallik, restoran olarak kullanılan binanın çevresindeki diğer binalardaydı.
Allah aşkına bakar mısınız? Etrafımızda sağlam tek bir bina kalmamış, içinde bulunduğumuz binanın da sağlam olduğunu söylemek çok zor ve biz, bunların hiç birini kafaya takmadan bir güzel karnımızı doyuruyoruz.
Şimdi bu blogu yazarken düşünüyorum da, seyahatteyken insanlar daha mı kaderci oluyor? Ya da seyahatte zaman hızlı akıyor, onun için bize düşünme fırsatı mı vermiyor? Bilmiyorum!

Bhaktapur'u, diğer şehirlere göre daha çok sevdiğimden bahsetmiştim. Sebebine gelince; Bhaktapur'un Durbar Meydanı'ndan ara sokaklara girerek halkın yaşamına daha fazla tanıklık etme şansınız var.
Çok rahatlıkla sokakta örgü ören kadınlarla sohbet edebileceğiniz gibi az ötedeki pazarcılardan alışveriş yapabiliyorsunuz.
Ya da mahallenin ortak banyosunda yıkananların yanında çamaşır yıkayanları da görüyorsunuz. Çünkü, hala evlerin yarısından fazlasında su şebekesi yok!
Bazen, tuğlalı, yıkık dökük evlerin pencerelerinde bir görünüp bir kaybolan insan silüetleri oluyor. Kimi size gülümserken bir diğeri ilgi odağı olmak istemeyip gözden kayboluyor.

Bhaktapur'un ara sokaklarında tamamen Nepal'e özgü ürünlerin satıldığı oldukça iyi dükkanlar var. Buralardan alışveriş yapmak gerçekten çok zevkli.

Sonra yorulup bir kafede oturmak, kahvenizi yudumlarken önünüzden kayan kalabalığı izlemek tarifsiz tatlar bırakıyor insanda...

Ertesi gün Katmandu'daki Pashupatinath Tapınağı'na geliyoruz.
Nepal'in en kutsal Hindu tapınaklarından biri olan Pashupatinath, kompleks olarak Bagmati Nehri'nin her iki yakasında yer almakta...
Tanrı Şiva'ya adanan tapınak Hinduların hac yerlerinden biri...
Ana tapınak, kare bir kaidenin üstünde yükseliyor pagoda tarzı iki tane çatısı var. Çatılar bakır üzerine altınla kaplanmış ve Bagmati Nehri'nin batı kısmında yer alıyor. Hindu mimarisinin baş yapıtı olarak kabul edilen ana tapınağa Hindu olmayanların girmesi kesinlikle yasak!
Tapınağın ilk ne zaman yapıldığı bilinmemekle birlikte M.S 400'lü yıllarda yapıldığı söyleniyor. Ancak bu bilgi kesin değil çünkü Pashupatinath Tapınağı ile ilgili ilk tarihsel kayıtlar 13. yüzyıla ait.

Tapınağın önündeki kutsal Bagmati Nehri, yüzlerce kilometre yol katettikten sonra Ganj Nehri ile buluşuyor.
Aynı Hindistan'daki Varanasi'de olduğu gibi her yıl yüzlerce yaşlı insan ölmek için buraya geliyor.
Bu yaşlı ya da ölümü bekleyen insanların tek hayali burada yakılıp küllerinin Bagmati aracılığı ile Ganj'a ulaşması. Böyle olunca ruh özgürleşiyor ve özgürleşen ruh, bu dünyaya bir daha geri gelmiyor.

Hindular arasındaki "Kast sistemi" yaşamda olduğu gibi ölüm sırasında da kendini gösteriyor. Nehrin üzerindeki köprüye en yakın ''ghat''larda komutan düzeyinde asker, bürokrat ve zenginlerin cesetleri yakılıyor.
O gün biz de üst düzey bir generalin cenaze törenine tanık olduk.
Yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi en süslü ve gösterişli ghat bu komutana aitti.

Nehrin karşı kıyısında, "Ghat''ın tam karşısına denk gelen yerde komutanın askerleri resmi tören için dizilmişlerdi.

Son düzenlemeler yapıldıktan sonra askerler hazır ola geçti. Trampetler çaldı ve elinde meşale olan kişi, ateşi ölünün ağız kısmından verdi.
Ağızdan ilk ateşi veren, ölen babaysa büyük erkek evlat, anneyse küçük erkek evlat, erkek evladın olmadığı yerde de en yakın erkek akraba oluyormuş.
Bu ara ölen kişinin yakını olan kadınların hepsinde baş örtüsünün olması dikkatimi çekti ve daha önce bu kısma kadınlar geçmezken bu kez sayıca oldukça fazla kadın gördüm.

O gün, Bagmati Nehri kıyısında inanılmaz bir kalabalık vardı. Peş peşe gelen cenaze arabalarından cesetler indiriliyor, ölüler yıkanmak için merdivenlere diziliyor, bazı cesetler de sedir ağaçlarına yatırılıp ayakları suya indiriliyordu.
Neredeyse ghatların hepsi doluydu. Buradan yükselen dumanlara acılı insanların ağlama sesleri eşlik ediyordu.
Havadaki duman zaman zaman görüş alanını bile daraltırken uçuşan küllerin de üstümüze yapıştığını hissetmeye başladım.

Nehrin bir üst sokağına kurulmuş olan pazar yeri o ortamdan çıkmak için bize iyi bir bahane oldu.
Rengarenk olan pazar yeri tam bir "Rudraksha" cennetiydi.
İrili ufaklı, uzunlu kısalı, tek yüzlüden tutun da çok yüzlüye kadar her türlü rudraksha dizi dizi asılmış bana sadece seçmek kalmıştı.
Rudraksha; Hindistan, Nepal, Katmandu ve civarında yetişen bir ağacın tohumu. Bu tohum tanrı Siva'nın gözyaşlarını sembolize ediyor.
Bir inanca göre bu tohumu üzerinizde taşıdığınızda şans, bereket, bolluk kanallarını açıyor ve kişiyi kötü enerjiden koruyormuş. Canlı yaşayan bir tohum olduğundan bio-enerjiyi arttırdığı söyleniyor.
Rudraksha hakkında yukarıda yazdıklarım tamamen özet. Daha fazlası için internette tarama yapabilirsiniz.
Bana gelince ben bu tohumun takı kısmıyla ilgileniyorum. Çakra, bio-enerji bölümü beni çok bağlamıyor.

Pashupatinath Tapınağı çevresindeki sadhu'lar yine iş başındaydı. Her zamanki gibi fotoğraf çektirmeden önce sıkı bir pazarlık yaptılar. İşin içine para girdi mi maneviyatın büyüsü bozulsa da sadhular beni her zaman cezbediyor.
O gün onlarla ortak bir yanım da vardı; "rudraksha"larımız.

Hiç unutmam yıllar önce Nepal'e geldiğimde ilk ziyaret ettiğim yer Boudhanath olmuştu. Stupanın en üstündeki dört yöne bakan Budha'nın gözlerini ve stupanın etrafında dönen Tibet'ten göç etmiş bordo giysili keşişleri görmüş ve çok etkilenmiştim.
Bu sefer, öğle yemeği için gittiğimiz restoranın çatı katından görünen Boudhanath Stupa'sını izledim.
Evlerin arasında kaybolmuş, etkileyici gözlerini kaybetmiş, o heybetli görüntüsünden çok uzakta yıkık bir stupa karşımda duruyordu.

Yemekten sonra yürüyerek Boudhanath'a geldik.
Stupa, tüyleri yolunmuş kuş misali görüntüsüyle eski şaşalı halinden eser kalmamıştı. Çevresini saran dua çarkları da dua bayraklarıyla örtülmüştü.
Bunu niye yaptıklarını bilmiyorum ama sanki Budha'nın başı yıkılınca ibadetlerine de son vermişlerdi.
Ancak sevindirici olan tadilatın başlamış olmasıydı.

Sonra aklıma, yıllarca aynı yerde ve aynı pozisyonda oturan Budist teyzem geldi.
"Acaba, acaba?" dedim. Ya deprem onu da alıp götürdüyse? Endişeyle karışık bir merakla adımlarımı hızlandırdım.
Uzaktan onu gördüm. Yuppiiii!!! Yaşıyordu, nasıl sevindim anlatamam.
O ise her şeyden habersiz tıpkı eskiden olduğu gibi paralarını sayıyordu.
Ben de cebimde kalan birkaç rupiyi sevinçle ona uzattım. Yüzüme bile bakmadan paraları elimden kapıp bez torbasının içine attı.
Gülümsedim. "Hoşça kal!" dedim.
Büyük ihtimalle bir daha karşılaşmayacaktık.

Ertesi sabah kalbimi bıraktığım Bhutan'a uçtuk.

Bhutan sonrası tekrar Nepal'e döndüğümüzde bu kez Swayambhunath'a (Maymunlar Tapınağı) geldik.
Katmandu'da bulunan tapınak Boudhanath'tan sonraki en büyük Budist Tapınağı olarak geçiyor ve yaklaşık iki bin yıllık geçmişi var.
Evet, tapınak Budist tapınağı olmasına rağmen Hindular da burayı ziyaret edip dua ediyorlar. Ancak tapınağın gerçek sahibi "maymunlar." İrili ufaklı bir sürü maymun, her yerde... Kutsal sayıldıkları için kimse onlara dokunmuyor. Ama maymunlar için bizler kutsal olmadığımızdan hiç beklemediğiniz bir anda onlar size dokunabiliyor.

Katmandu Vadisi'nin en güzel manzarasını Swayambhunath Tapınağı'ndan izleyebiliyorsunuz. Tabii maymunlar eşliğinde...

Swayambhunath Tapınağı Nepal'deki son durağımızdı. Aslında ben bu seyahati "Son Shangri la" da bitirmiştim.
Nepal'deki son gün Bhutan özlemiyle geçti. Biraz yorgun, biraz üzüntülü ayrıldım bu coğrafyadan.
Yaşadığım bu ruh halimi iyi tanıyorum, dünyanın en güzel yerine "hadi gel" deseler, gidemem. Böyle durumlarda yaşadıklarımı tekrar tekrar yaşamak ve hazmetmek için tek gideceğim yer evim!
Sonuç olarak; ben bu coğrafyayı ve insanlarını çok sevdim. Bir kez daha buraya gelme ihtimalim ise sıfır gibi bir şey!
O yüzden diyorum ki, Hoşça kalın iyi insanlar, hoşça kal NEPAL!