FİNLANDİYA (Mart-2015)

Bu kez nereye mi gittim? 'Rüyada mıyım?' diye kendime sık sık sorduğum bir bölgeye...
Çoğu zaman "ne kadar anlatsam boş, yaşamak lazımmış" desem de ... blog yazıyorsam eğer konunun bir ucundan tutup anlatmaya başlamalıyım diye düşünüyorum.
Bir gece hayal edin; gökyüzünü aydınlatan milyonlarca yıldızın altında geyiklerin çektiği kızaklardan birindesiniz ve karlarla kaplı bir ormanda yol alıyorsunuz.
Sonra, bir ara üşür gibi olduğunuzda mola verip ateşin etrafında ısındığınızı, yanan odunların isiyle simsiyah olmuş çaydanlıktan bardağınıza konan sıcacık kahveyi yudumladığınızı düşünün. Mis gibi havayı ciğerlerinize çekerken o muhteşem sessizliğin içinde bulduğunuz huzuru hissetmeye çalışın.
Eğer buraya yolunuz düşerse; bu dünyaya ait olamayacak kadar ruhani olan ''Kuzey Işıkları''nın altında kendinizden geçin, kaybolun.
Cam iglolarda gök yüzünü seyrederek uykuya dalın.
'Husky'lerin çektiği kızaklara binip çocuklaşın, kahkahalar atın, düşün kalkın ve hayatı gereğinden fazla ciddiye aldığınızı düşünün.
Odun isi kokan saunalarda gevşeyin sonra kara bulanıp tekrar sıcağa geçmenin dayanılmaz hafifliğini yaşayın.
En önemlisi kibar ve sakin insanlarla en son ne zaman sohbet ettiğinizi bulmaya çalışın.
Ya da bunlara hiç kafa yormayın sadece anı yaşayın!












Şimdi gelelim bu bölgenin neresi olduğuna... Başlıktan da anlaşılacağı üzere Finlandiya'daydık. Ancak gittiğimiz yer Finlandiya'nın kuzeyindeki Laponya bölgesiydi.
Bu masalsı diyar, dünyada çok az insanın yaşadığı 'Kuzey Kutup Dairesi' içinde yer alıyor.

'Kuzey Kutup Dairesi'ndeki soğuk bölgelere gitmek için insanın kar ve kışla az biraz barışık olması gerektiğini düşünüyorum.
Benim gibi 'sıcak nerede ben orada' biri için başlangıçta Laponya çok da cazip bir yer değildi. Ama işin içine ikiz kızlarım girince her şey bir tarafa ikizlerim bir tarafa deyip düştük yollara...
İlk önce THY ile yaklaşık üç saat süren bir uçuştan sonra Helsinki'ye vardık. Helsinki'den sonra da Finlandiya'nın en kuzeyindeki havaalanı Ivalo'ya varışımız yaklaşık bir buçuk saat sürdü.

Aslında yolculuğumuz yukarıda anlattığım kadar kısa ve kolay olmadı. Helsinki Vantaa Havaalanın'da saatlerce bekledik. Bu kadar beklememizin sebebi rötar değildi. Öğrendiğime göre bizi Ivalo'ya götürecek olan uçak günde ya bir ya da iki kez kalkıyormuş.
Turistik bir bölgeye neden bu kadar az uçak kaldırıyorlar diye sordum. Ülkenin nüfusu zaten beş milyon, Laponya bölgesinde ise topu topu yüz elli bin kişi yaşıyor, dediler. Buna ek olarak turistik tesislerin sayı ve kapasiteleri de az olunca o bölgeye gidecek olan uçağı neden saatlerce beklemek zorunda kaldığımızı anladım.
Böylece sabah 8:30'da başlayan yolculuğumuz on iki saat sonra 20:30'da Ivalo'da sona erdi.

Aslında eksik söyledim sona eren uçak yolculuğuydu. Ivalo'dan sonra otelimizin bulunduğu Saariselka Köyü'ne kadar da yarım saat süren otobüs yolculuğu yaptık diyorum ve geziyi anlatmaya başlamadan önce hava durumu ve kıyafetlerle ilgili gözlemlerimi aktarmak istiyorum çünkü bu bölgeye gelecek olanları doğrudan ilgilendiriyor.
Şimdi;
Ben bu geziye çıkmadan önce ''yanıma en az ne almalıyım ki üşümeden tatilin tadını çıkarayım,'' diye epey bir araştırma yaptım. Fakat, bir gün internette Laponya'daki hava sıcaklığının -50'lere kadar düştüğü bilgisine rastlayınca tüm çalışmalarım çöktü.
Bunun üzerine elime geçen her kalın ve yünlü giysiyi ne olur ne olmaz diye valize koydum.

İlk gün korkumdan; termal içlikler üzerine tayt, en üste pantolon, en aşağı iki kazak, üç çorap, kar montu, bere atkı derken tam tekmil, monoblok bir halde otelden dışarı çıktım.
Evet, hava soğuktu ama beklediğim ya da abarttığım kadar değil!
Biz oradayken dereceler -6'yı gösteriyordu. Ancak bölgenin iklimi kuru. Böyle olunca da beklenen soğuk hissedilmiyor.
Üstelik ısı korktuğum gibi -50'lere kadar da düşmüyormuş. Yıllar önce sadece bir kez termometreler -34'ü göstermiş.
Şimdi bunları neden mi anlatıyorum? Benim gibi panikleyip gereksiz yere valizinizin yükünü arttırmayın diye... Çünkü otellerde bellboy yok! Karda buzda valizinizi düşe kalka kendiniz taşıyorsunuz ya da boş bir kızak bulursanız onunla çekiyorsunuz.

Şimdi kıyafetlere gelelim. Eğer kayak gibi kış sporlarıyla ilgileniyorsanız elinizdeki kıyafetler burası için yetip de artıyor bile... Sonuç olarak topu topu üç dört günlük bir tatil.
Onun dışında, buranın şartlarına uygun termal kıyafet kiralayabileceğiniz dükkanlar var. Bu dükkanlarda çoraptan bereye, kar botundan eldivene kadar her şey son derece temiz bir şekilde hazırlanıp kullanıma sunulmuş.
Ben bu kıyafetleri özellikle tavsiye ediyorum çünkü üşüme gibi bir sorun tamamen ortadan kalkıyor.

Neyse sonuç olarak, bedenimize uygun termal tulumları ve kar botlarını giydikten sonra ''Husky Safari''ye çıkmaya hazırdık.

Kısa süren otobüs yolculuğundan sonra husky çiftliğine geldik. Tel örgüler arkasında bulunan onlarca husky, bizleri görünce zıp zıp zıplamaya, tellere tırmanmaya ve havlamaya başladı.
Soğuk bakan gözleri ve sivri dişleriyle başta korkutucu duran bu köpekler aslında hiç de göründükleri gibi değil. Hatta o kadar şapşikler ki yan gelip yatmak varken kızak çekmedikleri zaman mutsuz oluyorlar.

Sıra, kızağa bağlanacak olan husky seçimine geldiğinde, havlamaların dozu daha da bir arttı. Kızağa bağlananlar ise ''tutmayın beni'' modunda sürekli ileri doğru hamle yapıp durdular. Onların bu sevimli halleri o gün beni çok güldürdü.

Kısa süreli kızak eğitiminden geçtikten sonra geyik postları kızakların oturma yerlerine yerleştirildi. Önde yaşlı ve deneyimli, arkada ise daha genç altı husky eşliğinde yola çıkmaya hazırdık.

Urho Kekkonen Milli Park'ın içindeki husky safari yaklaşık dört saat sürdü.
Virajı, yokuşu, inişi derken bu parkurda uzun süreli kızak kullanmanın o kadar da kolay olmadığını görünce ayakta durulan, kızağın sürücü kısmına dönüşümlü olarak geçtik. Birimiz kızağı kullanırken diğeri postun üzerine yayılıp karların üzerinde kayıp gitmenin tadını çıkardı.

Bir diğer adı ''Sibirya Kurdu'' olan bu yaramaz şapşikler koşmakta o kadar aceleci davranıyorlardı ki arada bir kızağa bağlı olan iplere dolanıyor, iplerden kurtulur kurtulmaz da tekrar koşmaya başlıyorlardı.
Koştukça terlediler, terledikçe vücut ısılarını düşürmek için karlarda yuvarlandılar.














Her ne kadar köpeklerin çektiği kızaklarla kaymak çok zevkli de olsa, zaman zaman 'husky'lerimize kıyamayıp sadece kızağa tutunup, onlarla birlikte koştuğumuz anlar da oldu.
Özellikle yokuş yukarı tırmanırken yorulup yavaşladıklarında yüklerini azaltmak amacıyla kızaklardan indik. Yokuş bitip de hızlandıklarında ise onların hızına yetişemeyip karlara yuvarlandık.
Ve ben, daha doğrusu kar sevmeyen ben, o gün hayatımın en zevkli saatlerini geçirdim.

O günkü öğle yemeğini ormanın içindeki Suomi çadırında yedik. (Suomi ya da Samiler bu bölgenin yerli halkı. Yazımın ilerleyen bölümlerinde kısaca onlardan bahsedeceğim.)
Yemek ise, son derece basit bir biçimde, ortada yanan ateşin üzerinde pişirilmiş olan somon çorbasından ibaretti.

Çorba gerçekten çok lezizdi ama odun ateşinde kaynayan kahvenin tadına ise diyecek yoktu.

Daha kahvelerimizi bitirmeden, bizimkiler iyice dinlenmiş olmalılar ki çadırın önünde havlayıp koşmak için sabırsızlanmaya başlamışlardı bile...

Tekrar düştük yollara. Hatta ikizlerimin kızağını çeken huskyler gözümün içine baka baka bizi sollamaya bile kalktı. Öyle cana yakın öyle serseriydiler ki onları seyretmeye doyamadım.

Safari bitiminde 'husky'lerimizden ayrılma süreci biraz hüzünlü oldu. Şimdi evdeyiz ama yanımda hala onların hasretiyle tutuşan iki yavru var.

Öğleden sonra kaldığımız otel; Holiday Clup Saariselka'nın saunasına gitmeye karar verdik. Böylece hem safarinin yorgunluğunu üzerimizden atacak hem de merak ettiğimiz Fin saunasını görecektik.
Sauna sonrası akşam yemeğine kadar olan zamanı da havuzda geçirmeyi planladık.
Mayolarımızı giydik, mayoların üzerine de odalara konmuş olan bornozları aldık. ''Saunaya Gider'' oklarını takip ederek oturma salonunun içinden, restoranın önünden neredeyse tüm oteli bornozla geçerek otel lobisine kadar geldik.
Tamam iyi hoş okları takip ettik, doğru yoldayız kabul de, dışarıdan otele yeni gelmiş kar kıyafetlilerin yanında bornozlu halimiz pek bi komikti.
Çok geçmeden bizim gibi dolaşan birkaç kişiyi daha görünce ''burada adet böyle galiba, herkes ne kadar rahat, ne güzel'' deyip ortama uyum sağladık.
Neyse, lobinin oradaki merdivenlerden bir kat aşağı inerek saunaya geldik. Girişteki görevli bayan; mayolar dahil üzerimizde ne varsa çıkarıp saunaya ancak bu şekilde girebileceğimizi açık kapı bırakmadan kesin bir dille söyleyince iyice dumura uğradık.
Yani, tamam anladık rahat insanlar ama, bu kadarı da bizim için biraz fazlaydı:))

Sauna planları suya düşünce küçük bir köy olan Saariselka'yı dolaşmaya karar verdik.
Sakin sessiz bir yer olan Saariselka'nın bildiğimiz anlamda gezilip görülecek çok fazla bir yeri yok. Birkaç otel, market ve hediyelik eşya satan dükkanlar ilk göze çarpan yerler...

Kısa bir yürüyüşten sonra birkaç parça hediyelik eşya almak amacıyla yan yana dizilmiş olan dükkanlara girip çıkmaya başladık.
En basit bir magnetin bile 10 avroya satıldığı bu ülkede alışveriş yapmanın o kadar da zevkli olmadığını anladık.

Akşam yemeği için Saariselka'ya iki kilometre uzaklıktaki,  ''Huippu Restaurant''a geldik.
Ortada; çıtır çıtır odun ateşinin yandığı, fırınından mis gibi ekmek kokularının geldiği, birbirinden lezzetli yemekleriyle sıcacık ortama sahip bir yer burası.

Restorant, Saariselka'yı çevreleyen tepelerden birinin zirvesine kurulmuş, etrafta başka bina yok.
Gündüz, kayak yapanların uğrak yeri olan restoranta aynı zamanda telesiyejle de çıkılıyor. İsteyen restoran çıkışında Saariselka'ya kadar kızaklarla gidebiliyor.
Biz oradayken kızak pisti tadilattaydı o yüzden kızakları kullanmak bize kısmet olmadı.

Şimdi işin en önemli kısmına geliyorum; ''Aurora Borealis'' ya da Kuzey Işıkları''na...
Laponya'ya gelmeden önce bilgi sahibi olmak amacıyla birçok blog yazısına göz atmıştım. Şubat ayında Laponya'ya gelen Ayşe Arman'ın hatta yine aynı tarihlerde İsveç Lapland'ında bulunan Ertuğrul Özkök'ün de köşe yazılarını kaçırmadım, okudum.
Bu bağlamda ortak söylem şuydu; Bu bölgeye gelip de kuzey ışıklarını yakalamak şans işi, hatta ütopik! O yüzden ışıkları görme hedefine kendinizi kitlemeyin!

Şimdi, okuduğum köşe yazılarını bir kenara koyup kendi köşemden devam ediyorum;
Restoran çıkışı otobüsümüze binip Saariselka'ya otelimize dönerken kızım Ece, ''Anne bak! Gök yüzünde garip hareketler var.''dedi.
''Aman Tanrım! Yoksa kuzey ışıkları mı?''
Banko! Hem de ilk geceden...
Hemen otobüsten aşağı atladık. O gece gök yüzünde bulut yoktu yıldızlı bir geceydi. Aurora borealis yavaş yavaş oluşmaya başlamıştı. Heyecandan el ve ayaklarımın uyuştuğunu hatırlıyorum.
Gördüklerimin gökkuşağı ile hiç alakası yoktu. Karşımda, gök yüzüne asılı duran ışıklı bir kitle vardı. O renkli kitlenin altında belki abartı olacak ama sanki dördüncü boyuta geçmiştim.

Bir süre ışıkların oluşumunu seyrettikten sonra fotoğraf çekmem gerektiğini hatırladım. Hatırladım hatırlamasına da karanlık bir gecede sonsuzda asılı gibi duran ışıkları fotoğraflamanın o kadar da kolay olmadığını anladım. Tripodu olan bir arkadaşımız bulanık birkaç poz yakalasa da genel olarak herkes benim gibiydi, çekimlerde başarısız oldu.














Ertesi gün, Saariselka'dan ayrılma zamanı gelmişti, 10 km ötedeki başka bir köye, Kakslauttanen'e gidecektik.
Aslında iki köy arasındaki mesafe kısa olmasına rağmen Riekkovaar ren geyiği çiftliğine uğrayacak olmamızdan dolayı fazladan 40 km'lik bir yol daha gitmemiz gerekiyordu ve bu yolculuğu da snowmobillerle yapacaktık.
Bunun için önce snowmobile sürüş eğitimi almaya gittik. Ehliyetimizin olduğunu ve içki içmediğimizi beyan eden bir belgeyi de imzaladıktan sonra yola çıkmaya hazırdık.


Yol keyifli geçti. Verdiğimiz molalarda da boş durmayıp karlarda yuvarlandık. Bir daha, ''ben kar sevmem'' gibi gereksiz laflar edip büyük konuşmayacağım. Bir önceki günde olduğu gibi, yine saatler nasıl akıp gitti anlamadık.

Riekkovaar'daki ren geyiği çiftliğine geldiğimizde ise Laponya'nın yerel halkı olan Samilerden biri, geleneksel kıyafetleriyle bizi karşıladı.
Samilerin yakın zamana kadar ev olarak kullandıkları; baca görevi yapacak şekilde tepesi açık, konik ahşap bir yapının içine buyur edildik.
Aslında bu yapının orijinali çadır ve bu çadır da geyik derisinden olurmuş. Fakat günümüzde her şey o kadar tek düze ve turistik olmaya başladı ki, eski yaşamlar ancak hazırlanan animasyonlarla canlandırılmaya çalışılıyor.
Neyse, çadırımsı yapının içine girdik, ortada büyükçe bir ateş yanıyordu biz de o ateşin etrafına dizilerek oturduk. Bizi karşılayan Sami, şaman inançlarından ve kültüründen bahsetti, kendi dilinde şarkılar söyledi.

Şimdi, ''Kim bu Samiler ya da Laponlar?'' konusuna gelirsek... Cahilliğime verin, bu bölgeye gelene kadar Samileri ben de bilmiyordum. İlk duyduğumda Ortadoğu'daki Sami ırkının burada ne işi var, dedim ama sonradan öğrendim ki o Samilerle bu Samilerin hiçbir alakası yokmuş.
Samiler; Norveç, İsveç ve Finlandiya ile Kola Yarımadası'ndaki Rus topraklarına Orta Asya'dan göçmüşler. Yapılan araştırmalar göstermiş ki; bölgedeki geçmişleri M.Ö 6 binli yıllara kadar dayanıyor. Yani bu topraklarda yaşayan ilk insanlar Laponlar olmuş.
Göçebe olan bu etnik grup daha sonra yerleşik düzene geçerek ren geyiği çiftlikleri kurmuş, balıkçılık ve küçük tarım alanlarında çiftçilik yaparak geçimlerini sağlamışlar.
Ne zaman ki M.S 8. yüzyılda Vikingler tarih sayfasına çıkmış, savaşçı Vikinglerin karşısında tutunamayan Samiler İskandinavya'nın güney sahillerinden kuzeye, kutuplara doğru çekilmişler.

Dış fiziksel özelliklerinin; kısa boylu, esmer, çekik gözlü ve geniş yüzlü olduğu söylense de yıllar içinde İskandinav halkıyla karıştıkları da bir gerçek.
Çünkü gördüğüm kadarıyla Samilerin, Finlerden çok da bir farkı yoktu.

Laponlar, eskiden olduğu gibi günümüzde de ren geyiği yetiştiriyorlar. Bölgede, insan sayısından daha fazla sayıda ren geyiğinin olduğu söyleniyor.
Toplam 80- 100 bin arası nüfusa sahip bu halk kendilerine ''Lapyalı'' denmesini kesinlikle istemiyor, çünkü ''Lapp'' yama anlamına geliyor ve Samiler rengarenk giysilerinden dolayı kendilerine verilen bu ad ile alay edildiğini düşünüyorlar.

O gün geyiklerin çektiği kızaklara binip çiftlikte ufak bir tur attık. On dakika süren bu ''zorlu!'' parkuru başarıyla bitirdiğimizden dolayı hepimize 5 yıl geçerliliği olan ren geyiği sürücü belgesi verdiler:)

Sonra, kapı kulpları bile geyik boynuzundan yapılmış kütük eve girdik. Pencerelerde fırfırlı perdeler, masalarda kareli örtülerin olduğu, masif ahşap eşyalarla döşenmiş olan evin içi sanki masal kitaplarından çıkmış gibiydi.
Bir tek, göbeğini tutarak 'ho ho ho' diye gülen, beyaz sakallı Noel Babamız eksikti.

Öğle yemeğini bu evde aldık. Bize; patatesli ve böğürtlen reçelli ren geyiği etiyle, kahve ve ev pastalarından ikram ettiler.

Kakslauttanen'deki kalacağımız ''Iglo Village''e -yollarda o kadar çok oyalanmışız ki- ancak akşama doğru ulaşabildik.
Burası; buz oteli, yine buzdan kilisesi, smoke saunaları, restoranları ve en önemlisi 'Igloo Village'leriyle oldukça geniş bir alana yayılmış turistik bir kompleks.

Kakslauttanen'de ister buz otelde, isterseniz cam iglolarda kalabiliyorsunuz. Tercih tamamen size kalmış.
Biz oyumuzu daha Finlandiya'ya gelmeden, cam iglolardan yani 'Iglo Village'lerden yana kullanmıştık.

Çatısı camla kaplanmış olan iglolar dünyanın en orijinal otellerinden biri. Termal ısıtmalı camlar sayesinde yağan kar, iglonun çatısında hiçbir şekilde birikmiyor. Böylece hava şartları ne olursa olsun yattığınız yerden gökyüzünü seyredebiliyorsunuz.
Yatağın yanına konan kumandayla da, yatağın başını yükseltip istediğiniz şekilde manzarayı seyretmeniz amaçlanmış.
Bu arada belirtmeliyim ki, ufak bir tuvaleti olan iglolarda duş bulunmuyor. Ama sauna ve duşlar hemen çok yakında...


İglomuza yerleştikten sonra akşam yemeği için görsellik ve lezzet açısından muhteşem bir restorana geldik.
Tamamen masif, işlem görmemiş kütüklerden yapılmış olan bina, geyik boynuzlu avizelerle de ışıl ışıldı.
Bu arada dip not olarak düşeyim; hediyelik eşya yapımında ya da dekorasyonda kullanılan tüm bu geyik boynuzları için hayvanlar telef edilmiyor. Çünkü, geyiklerin boynuzları her yıl kendiliğinden düşüp tekrar bir yenisi çıkıyor.

Yemekten sonra geyiklerin çektiği kızaklarla ormana gidilecekti. Bu sayede gece geç saatte ortaya çıkan kuzey ışıklarını da görebilirsek, artık bizden mutlusu olmazdı.
Geyiklerin olduğu meydana geldik. Gecenin ayazı iyiden iyiye kendini göstermeye başlamıştı bile...
İki saatten fazla sürecek olan geziyi bu soğukta nasıl çıkaracağız diye düşünürken ikiz kızlarımın sevincini görmek endişelerimi biraz olsun azalttı.
Hazırlık aşamasında, kızakların içine hayvan postları kondu, bizler kızaklara oturduktan sonra da üstümüze kalın battaniyeler serildi.
Artık yola çıkmaya hazırdık!

Orman, bildiğimiz doğal orman olunca, fotoğraf makinalarının flaş ışığından başka ışığa dair hiç bir şey yoktu. Her yer zifiri karanlıktı. Ben de flaşlı birkaç fotoğraf çekmeyi denedim ama çıkan görüntüler berbattı! Bunun üzerine kameramı kapatıp battaniyenin altına iyice süzülerek gezinin tadını çıkarmaya başladım.
''Hayat andan ibarettir'' tezini benimseyen ben, o gece Tanrım'a, bana unutamayacağım bu anları yaşattığı için bir kez daha teşekkür ettim.
Ona nasıl teşekkür etmezdim ki; dünyanın bir ucundaki karlarla kaplı bir ormanda, geyiklerin çektiği bir kızakta uzanmışım, yanımda sevdiklerim var ve gökyüzündeki yıldızları seyrediyorum.














Bir süre sonra mola verdik. Ortada yanan ateşin sıcaklığı hepimize ilaç gibi geldi. Sıcak bir şeyler de içip tam dönüş yoluna girmiştik ki, kuzey ışıklarının yavaş yavaş oluşmaya başladığını gördük.
Banko! İkinci gece, yine kuzey ışıkları!!!

İglolara giderken iyice belirginleşmeye başlayan kuzey ışıklarını ben de fotoğraflayabildim. Çekimler kötüydü, ama olsun çektim ya:) Aceminin yaptığı iş ancak bu kadar...

Bu fotoğraf da gruptan bir arkadaşın çekimi. Sağ olsun mailime göndermiş, kesinlikle çok iyi, ellerine sağlık.
'Aurora Borealis'i fotoğraflamak gerçekten çok zor!
Kuzey ışıklarından bu kadar bahsetmişken nasıl oluştuğuyla da ilgili ufak bir açıklama yapayım.
Aurora Borealis, çok istisnai durumlar dışında genel olarak kutup bölgelerinde; kuzeyde 'arktik' güneyde ise 'antarktik' kutup dairelerinin içinde görülüyor.
Bu ışınların kutuplarda görülmesinin sebebi ise manyetik alanın buralarda güçlü olmasından kaynaklanıyor. Böyle olunca güneşten kopan yüklü parçacıklar buradaki manyetik alanla etkileşme giriyor ve bu doğal ışımalar ortaya çıkıyor.
Kutup ışıklarının görülme olasılığı Mart ve Eylül aylarında, yani gece ve gündüzün eşitlendiği dönemlerde artıyor. Bizim de Laponya'ya çocuklarla sömestrde değil de, Martta gelişimizin sebebi bu yüzden. Bu arada tabii ki gökyüzünün de bulutsuz ve bol yıldızlı olması şart!

O gece, bu muhteşem doğa olayını seyrederek uykuya daldık.Gecenin ilerleyen bir saatinde eşim beni uyandırdı, ''Çabuk kalk ve şu gökyüzüne bak!'' dedi.
Yukarıdaki fotoğrafı biz çekmedik ama gördüğümüz manzara aynen böyleydi. Gökyüzü; masmavi değil, simsiyah değil... yemyeşil olmuştu.

 Ertesi sabah çok erkenden kalktım. Aslında bu ışıkların aşkına doğru dürüst uyumadım desem yalan olmaz.

Komşu igloya baktığımda ikizlerin de uyandıklarını gördüm.

Allah'tan, koşturmacanın olmadığı bir gündeydik. Programda, güzel bir kahvaltının ardından sauna keyfi var.














Şimdi, Finlerin olmazsa olmazı sauna konusuna gelirsek...
Bu işlem iki aşamalı; önce soyunma odaları ve duşların olduğu ana binada mayolarınızı giyip saunaya giriyor, burada ısındıktan sonra ayağınıza geçirdiğiniz kalın çoraplarla dışarı çıkıp karlarda yürüyerek bu sefer smoke saunaya geçiyorsunuz.

Girdiğimiz ilk sauna aydınlık ve modern bir biçimde dizayn edilmişken smoke sauna da onun tam tersi, bir o kadar doğaldı...
İçeri girer girmez mis gibi yanmış odun kokusu burnumuza geldi. Dışarıda kar manzarasını seyredebileceğiniz küçük bir camı olan saunanın içi oldukça loştu. Köşede kocaman bir soba vardı ve bu sobadan çıkan isle ahşap oturma taraçaları yer yer siyahlaşmıştı.
''Isınan hava yukarı çıkar mantığıyla'' en üst taraçada ısı 100 dereceyi buluyormuş. Doğrudur, ilk taraçadan daha yukarı çıkamadım zaten:)

İyice ısındığımıza kanaat getirdiğimizde ise dışarı çıkıp karların üzerine oturduk. Tabii sonra tekrar saunaya girdik tekrar karda yuvarlandık derken... valla tatlı hayat! Ben bu işi çok sevdim:)
Hatta buralarda söylenen o ki, bir Finli evini yapmadan önce saunasını inşa edermiş. Onlara hak verdim.

İglolara veda ediş...


Öğleden sonra buz otele geldik. Burayı gördükten sonra 'Iglo Village'leri tercih etmekle ne kadar doğru karar verdiğimizi anladım.
Otel, beklendiği şekilde bir buz kütlesinin içi oyularak yapılmış. Odalardaki yataklar yine buzdan. Yatakların üstlerine postlar ve uyku tulumları konmuş.
İçerideki sıcaklık sıfırın altında, odalarda tuvalet ve lavabo yok! Tuvalet ihtiyacı için dışarıdaki barakalara gidiliyor.
Yok ben almayayım:)

Buz otelin hemen yanındaki buz kiliseye geçtik. Genel olarak doğanın gücünü hisseden her toplum gibi şaman olan Samiler 11. yüzyıldan sonra Hristiyan akımına ayak uydurmaya çalışsalar da hala animist inançlara sahipler. Örneğin kilisenin buz duvarına oyulan güneş objesi şaman inançlarından geliyor.
Kilisenin girişinde buz bar var. Titremek istemeyenler oraya geçiyor.

Sonra Lapon sanatçılar tarafından yapılan buz heykellerinin olduğu galeriyi dolaştık.

Son olarak, Kakslauttanen'den ayrılıp İnari'ye hareket ettik. Laponya'nın yerel halkı Samilerin yaşamlarını sergileyen müzeyi ziyaret ettik.
Samilerin, etnik kökenlerini yaşatmak için çok çalıştıkları bir gerçek. Yıllarca asimile edilmeye çalışılan bu halkın 1993 yılında kurulmuş, çok işlevsel olmasa da bir parlamentoları var.

Laponya'yı bitirmeden önce son bir not düşmek istiyorum. Finlandiya on binlerce göle sahip bir ülke. Özellikle bu göller Laponya bölgesinde daha da çok. Yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi karların kapladığı ama ağacın olmadığı her yer burada göl.
Havalar ısınınca karlar eriyip de göller ortaya çıkınca burada sivrisinek problemi yaşanıyormuş.
Bu kadar gelişmiş bir ülkede sivrisineğin işi ne demeyin, aksine bu durumun gelişmişlikle çok alakası var. Çünkü ekolojik dengeyi bozmamak için bu ülkede sivrisineklerle savaşılmıyor.
O yüzden diyorum ki bu ülke kışın daha güzel!

Akşama Ivalo'dan Helsinki'ye geçiyoruz.

Ertesi gün, ''Baltık Denizinin Kızı'' Helsinki'deyiz. Güzel bir hava bizi karşılıyor; kar yok, limanda buz parçaları yüzmüyor.

Laponya'nın masalsı çehresinden sonra Helsinki için ne yazabilirim ki... En fazla güzel, naif bir kent diyebilirim.















O gün, Helsinki'nin kafelerinde oturduk, pazar yerinde gezdik, müze ve kilise ziyaretine gittik, alışveriş bile yaptık ama aklımız ve ruhumuz hep Laponya'da kaldı.

Helsinki'yi dolaşırken en çok insanlarını gözlemledim. Sadece Helsinki'de değil Laponya'da yaşayanlar da buna dahil.
Sonuç olarak minimalist, gösterişten uzak yaşayan, mal biriktirmeyen, eğitimli, nazik, laf kalabalığı yapmadan konuşan, dürüst, sessiz sakin insanlar.
Politik değiller. En güzeli de bu ülkede televizyonu açtığınızda karşınıza; yüzleri şekilden şekle girip çirkinleşen, bağırıp çağırarak insanları korkutup hizaya sokmaya çalışan politikacılar çıkmıyor.

Neyse, sonuçta Finlandiya'da geçirdiğimiz şu birkaç gün bile, bize iyi geldi.
Etkisi uzun bir süre daha devam edecek gibi...