MISIR (Şubat-2003)

KAHİRE
1997 yılında ''Mısır İslami Cemaat Örgütü''ne mensup teröristler, Luxor'da turistlere yönelik bir saldırı düzenlemiş, yetmişin üzerinde can kaybının yaşandığı bu saldırıdan sonra Mısır turizmi durma noktasına gelmişti.
Bunun üzerine Mısır hükümeti bir dizi önlem almış, hatta tüm dünyada ses getiren beş ciltlik Ramses kitapları, bu terörist saldırıdan sonra Mısır turizmini tekrar canlandırmak için piyasaya sürülmüştü.
Biz bu terör olayından tam altı yıl sonra Mısır'a gitmeye karar verdik. Aradan geçen altı yıl az bir zaman değildi. Buna rağmen ülkedeki sıkı güvenlik önlemleri hala devam ediyordu.

Mısır, hem yakınlığı hem de tarihi cazibesi ile biz Türkler tarafından tercih edilen bir ülke.
Hele ki bizim yaptığımız gibi uzun bir Kurban Bayramı tatilinde Mısır'a giderseniz ''Mısır, Yavuz Sultan Selim'den sonra biz Türkler tarafından yeniden mi fethedildi?'' sorusunu sorduracak kadar bol sayıda Türk'le karşılaşırsınız.
Öyle ki; elimize verilen tur programında uçağın Kahire Havaalanı'na ineceği yazıyordu. Ancak Kahire Havaalanı Türkiye'den gelen uçaklar tarafından işgal edildiğinden, son anda program değişti ve biz İskenderiye Havaalanı'na indik.
İndik inmesine de direkt otele gidip uyumak varken konaklayacağımız otel Kahire de olunca yaklaşık iki saat süren İskenderiye- Kahire arasındaki yolu ekstradan almak zorunda kaldık.
Neyse, başa gelen çekiliyor, uzatmayayım. Sonuç olarak havaalanından ayrılıp bizi Kahire'ye götürecek olan otobüse bindik. Otobüse bindiğimizde, şoförün arkasındaki koltukta; boyu neredeyse iki metreye yakın bir Mısırlının elinde kocaman bir kalaşnikof tüfek ile oturduğunu görünce -ilk başta durumu kavramaktan uzak ''neyin nesi bu böyle?'' deyip- hafiften tedirgin olduk. Bunun üstüne bir de bizim konvoya, konvoyumuz diğer turist otobüsleriyle birlikte 6-7 otobüstü, sirenleriyle polis arabaları eşlik edince tedirginliğin yerini gerginlik aldı.
Sonunda öğrendik ki tüm bunlar rutin güvenlik önlemlerinden başka bir şey değilmiş.

Kahire'de konakladığımız yer Sheraton Otel'iydi. Bunu belirtmemin sebebi; otelin beş yıldızlı olmasına karşın, verilen hizmetin hiç de beş yıldızlı olmayışıydı. Mısır'daki diğer düşük yıldızlı otelleri varın siz düşünün, diyorum ve kendi gözümden Mısır'ı anlatmaya geçiyorum.

Kahire... Gidip görmesem de bazı şehirlerin ismi bana büyülü gelir. Gerçek olamayacak kadar farklı algılarım oraları... Bu gibi şehirlerin bilinç altımda yer eden, beni etkileyen bir tarafları olduğunu bilirim. Bilirim bilmesine de, gel gör ki neden böyledir, nedir beni etkileyen onu bir türlü bulup çıkaramam.
İşte Kahire de isminden dolayı bende iz bırakan kentlerin başında gelmiştir.
Sabahın erken bir saatinde, Nil manzaralı otelin balkonundan Kahire'yi seyrederken bir kez daha neden böyle olduğunu düşündüm. Beni böylesine alıp götüren şehrin büyüsünü bulmaya çalıştım.
Sonra kendi kendime dedim ki, ''fazla düşünme, bu şehrin sadece ismi değil kendisi de büyülü...'' Çünkü; olabildiğince doğal, çarpık ve egzotik bir yer burası...

Kahire'de ilk ziyaret yerimiz, Kahire Müzesi oldu. Tahrir Meydanı'nda bulunan müze inanılmaz tarihi hazinelerle dolu.
Müze iki katlı. Alt katında genel olarak Mısır medeniyetine ait eserler sergilenirken bir üst katta Tutankhamun'un muhteşem hazinesi gözler önüne serilmiş.
Müze, Mısır tarihini iyi bilen bir rehberle gezildiğinde, saatlerce içinden çıkmak istemeyeceğiniz bir yer haline geliyor. Ben gezmeye doyamadım.


Müzede fotoğraf çekmek yasak diye hatırlıyorum. Ancak elimdeki video kamerayı içeri nasıl sokmuşum, o kısmı hatırlamıyorum:)
Yukarıda sağdaki fotoğrafın ise ilginç bir hikayesi var. Sakkara'da yapılan kazı çalışmaları sırasında çıkarılmış olan bu heykel, Antik Mısır zamanında yaşamış olan çok zengin bir adama aitmiş. Kazıda çalışan Mısırlı işçiler, mezardan çıkan bu heykeli ilk gördüklerinde büyük bir şaşkınlıkla ''başkan, başkan'' diye bağırarak dışarı fırlamışlar. İşin rengi sonradan anlaşılmış. Binlerce yıl öncesine ait olan bu heykel, meğer o yörenin şimdiki belediye başkanına tıpatıp benziyormuş.

Yukarıdaki fotoğrafta ise mumyalama işleminin yapıldığı taş masa görülüyor.
Mısır medeniyeti zamanında yapılan mumyalamanın sırrı hala tam olarak çözülememiş. Eldeki verilere göre mumyalama sırasında kalp hariç tüm iç organlar dışarı alınıyor, kafatası zarar görmesin diye beyin burundan bir çengel yardımıyla çıkartılıyor, belli başlı organlar dört ayrı kaba alınıp mumya ile birlikte gömülüyormuş.
Kalbin vücutta bırakılmasının sebebi ise ölen kişinin öbür dünyada hesap verme günü geldiğinde bedende bırakılan kalbin, ahiret terazisinde bir kuş tüyüne karşı tartılıyor olmasıymış.
Teraziye konan kalp eğer bu kuş tüyünden daha hafif çıkarsa kişi sınavı geçmiş oluyormuş.

Tutankhamun'un Temsili Mezar Resmi.
Kahire Müzesi'nin ikinci katı Tutankhamun'un mezarından çıkarılan, -1700 parça olduğu söylenen- hazinesine ayrılmış.
Tutankhamun, dokuz yaşında tahta geçmiş, on sekiz yaşında da kafa travması sonucu ölmüş bir firavun. Çok kısa bir süre -çocuk denecek yaşlarda- Mısır'ın başında bulunduğundan Mısır medeniyetine büyük bir katkısı olamamış. Ancak O, en çok tanınan firavunların başında geliyor. Çünkü, mezarı yağmalanmayan tek firavun Tutankhamun olmuş.
Nasıl olmuş da bu firavunun mezarı bulunamamış ya da bulunamadığı için yağmalanmamış?
Bunu şöyle açıklıyorlar; Tutankhamun'dan daha sonra ölen VI. Ramses için tespit edilen mezar yeri, Krallar Vadisindeki Tutankhamun'un mezarıyla aynı yamaçta ve aynı hizadaymış. Ancak Tutankhamun'un mezarı yamacın daha altında olduğundan, VI. Ramsesin mezarı kazılırken buradan çıkan tonlarca moloz, Tutankhamun'un mezarınının üstüne gelip onu tamamen kapatmış. Taa ki mezar, İngiliz arkeolog H.Howard Carter tarafından bulanana kadar, binlerce yıl gözlerden bu şekilde saklanmış.









Müzede sergilenen, Tutankhamun'un mezarından çıkan bu zengin hazinede neler yok ki! Tutankhamun'un çocukluk oyuncaklarından tutun da yatağına, savaş arabasına, takılarına, tahtına kadar daha birçok şey...
M.Ö 1300'lü yıllarda yaşamış olan bir hükümdarın, binlerce yıl sonra -en ince detayına kadar- kişisel eşyalarını görmek, gerçekten çok ilginç. Örneğin; soldaki fotoğrafta görüldüğü gibi, Tutankhamun'un kullandığı ketenden yapılmış bir kondomun, yıllar sonra bile hala sergileniyor olmasına ne demeli?
Olayın diğer ilginç tarafı ise bu nasıl bir medeniyetti ki, o yıllarda bile doğum kontrol bilincine erişilmiş. Ya da aklımdan şöyle bir düşünce de geçmedi değil, ''bir hükümdar niye kondom kullanma gereksinimi duyar ki?''
Diğer sağdaki fotoğrafta ise Tutankhamun'un terlikleri var. Gerçekten güzel terliklermiş.
Bu kadar kısa bir yaşam ve bu kadar zengin bir hazine...
Diğer firavunların da mezarları yağmalanmamış olsaydı, örneğin; çok uzun yıllar firavunluk yapmış olan II.Ramses'in hazinesi gömüldüğü gibi bulunsaydı nasıl bir tarihi zenginlikle karşı karşıya kalırdık acaba?
Müzenin gezdiğimiz bu iki katı dışında ayrıca bilet alınıp girilen, mumyaların olduğu bir üçüncü bölümü daha var. Bu bölümü de ziyaret etmeden müzeden çıkmayın, derim.











Kahire'de, -çoğunlukla turistleri götürdükleri- papirüs üzerine yapılmış tabloların satıldığı bir mağazaya gidiyoruz. Mağazaya girdiğimizde Türk olduğumuzu anlayan yetkili, bizleri Türkçe konuşan bir Mısırlı'ya yönlendiriyor. Daha sonra fark ediyorum ki, bu mağaza Birleşmiş Milletler gibi bir yer. Mağazaya Fransızlar mı girdi, hemen Fransızca konuşan bir Mısırlı onlarla ilgileniyor. Ya da Almanca veya Rusça bilen bir başka Mısırlı o ülkenin turistlerine hizmet veriyor.
Neyse, Türkçe konuşan Mısırlı bizleri alıp antik Mısır'da papirüsün nasıl yapıldığını anlatıyor.
Anlattıklarını kısaca özetlersem; Soldaki resimde görülen papirüs bitkisinin sapı, şeritler halinde kesilip suda bekletiliyormuş, bu şeritler, sağdaki resimde olduğu gibi enine ve dikine yerleştirildikten sonra manuel bir pres makinesinden geçirilip kurutuluyormuş. Böylece, hiçbir yapışkan madde kullanmadan papirüsü elde ediyorlarmış.

Mısır'a gelmeden önce zannederdim ki, piramitler çölün ortasında, Kahire'den çok uzakta bulunurlar. Tam öyle değilmiş! Piramitler yine çölün ortasındaydı ama Kahire'nin içinden de piramitler görülebiliyordu.
Kahire, sağlı sollu Nil Nehri havzasına kurulmuş bir şehir. Mısırlılar için Nil Nehri demek, ''hayat'' demek. Nasıl hayat olmasın ki? Nil'in suladığı yerler boydan boya yemyeşil ve bol miktarda palmiye ağaçları ile dolu. Sonra, nehrin ulaşamadığı, tek bir bitkinin bile yaşama şansının olmadığı çöl, keskin bir çizgi ile başlıyor. İşte bu çöle de o heybetli piramitler yerleşmiş.













Biz de o heybetli piramitleri yakından görmek için Giza'ya gidiyoruz.
Antik Mısır'da tüm mezarlar Nil'in batı yakasına yapıldığından, piramitler de nehrin batı yakasında.
Her şey Nil'e göre ayarlanmış. Nil'in batısı (güneşin battığı yer) ölümü simgelerken, doğusu (güneşin doğduğu taraf) ise yaşamı gösteriyor.
Burada, Mısır Piramitleriyle ilgili ansiklopedik bilgiler vermeyeceğim, bu konuda o kadar çok yayın var ki... Sadece, piramit yapımının, Antik Mısır'da ''Eski Krallık ve Orta Krallık Dönemi''ni kapsadığını belirtmek istiyorum. Daha sonraki dönemlerde firavunlar, Krallar Vadisi'ndeki kaya mezarlara gömülmüşler.
Mısır'da 100'ün üzerinde piramit olduğunu öğreniyorum, ancak Giza'da Antik Mısır'ın en önemli üç piramidi bulunuyor. Bu piramitlerin en büyüğü, günümüze kadar ulaşmış, ''Dünyanın Yedi Harikası''ndan biri olan Keops Piramidi (M.Ö 2560). Onun yanında, Keops'a göre daha küçük olan Kefren ve Mikorinos Piramitleri sıralanıyor. Ayrıca bu bölgede prenseslere ait üç piramit daha var.

Keops Piramidi'nin içine girmeye karar verdiğimizde ''acaba?'' dedim. Çünkü, piramidin içinin, dışı gibi devasa olmadığı aşikardı. Ama buraya kadar gelip de piramidin içine girmemeyi de kayıp saydığımdan daha fazla düşünmeyip iki büklüm bir şekilde uzunca bir tünelin içinde kendimi buldum.
Bir süre tünelin içinde ilerledikten sonra ''Kral Odası''na geçmek için yine bir tünelde ama bu sefer dik yokuşu olan bir tüneli geçmek zorunda kaldık. Sonunda, firavun Khufu'nun lahitinin bulunduğu odaya ulaştık.
Oda; yazı, resim ve kabartmaların olmadığı sadelikte, dikdörtgen biçiminde, oldukça karanlık, serince bir yerdi.

Çölün en renkli simaları, develer...
Giza, her daim turist akınına uğradığından, Mısırlılar tarafından burası bayram yerine çevrilmiş. Turistleri gezdirmek isteyen devecilerin bağırışları, sıra sıra dizilmiş hediyelik eşya satan seyyarların bağrışlarına karışmış.
Mısır'da alışveriş yapmak oldukça zahmetli bir iş. Turistlere, bir malın fiyatını, ederinin on katı bir fiyattan açıyorlar, sonra fiyatı indirmek için uğraş dur. Valla zor iş!

Giza'daki üç büyük piramidin az ötesinde gövdesi aslan, başı insan olan bir heykel var; Sfenks...
Sfenks'in yaşı tam olarak bilinmiyor, çevresinde 4.hanedan piramitleri olduğundan dolayı piramitlerle eş zamanlı olarak yani M.Ö 3000-2500 yıllarında yapıldığı tahmin ediliyor.
Ancak bu gizemli medeniyetin sırları bitecek gibi değilken, yapılan araştırmalara da sürekli bir yenisi ekleniyor. Sfenks'in yaşını bulmak için üzerindeki erozyonu inceleyen son bir araştırmada ise ilginç sonuçlar bulunmuş. Sfenks'in üzerindeki erozyonun sebebi rüzgar ve kumun yıpratıcı etkisinden değil, yağmurlardan dolayı olduğu söylenmiş. Üstelik bu erozyon, Sfenks yontulduktan sonra oluşmuş. Bu bölgede Mısır Medeniyetin başlangıcı, M.Ö 3000 yıllarında olduğu biliniyor, yine o yıllarda buraların çöl olduğu da ispatlanmış. Çöl ile yağmur bağdaşmıyor. O zaman yağmurun yıpratıcı etkisi M.Ö 5000-7000 yılları arasında olacağı savı öne sürülünce medeniyetin yaşı tekrar sorgulanmaya başlanmış.
Bence oldukça gizemli ve korkutucu!

Antik Mısır'da, ölümden sonra yaşama inanılırdı ve cesetler sonsuza kadar saklanmalıydı. İşte bu cesetleri koruyabilmek için amacına uygun mezarların yapımı Mısır mimarisinin temelini oluşturmuş ve bu muhteşem yapılar günümüze kadar ulaşmış.
Mısır'da mezarlık mimarisi ilk olarak ''mastaba'' adı verilen yapılarla başlamış, Eski Mısır'da piramitlerden önce krallar ve soylular 'mastaba'ya gömülürlermiş.
Mastabalar, şekil olarak piramitlere benzeyen ancak piramitlere göre çok daha küçük ve üstü piramitler gibi sivri olmayıp düz olan, kerpiçten yapılar. Bu yapılar, piramitlerin de ilk taslaklarını oluşturmuş.
İşte, günümüze kadar gelebilen ''mastaba''ları görmek üzere Sakkara'ya geliyoruz. Aynı zamanda Mısır'ın ilk piramidi olan (M.Ö 2650) ''Basamaklı Piramit'' de Sakkara'da bulunmakta. Yukarıda fotoğrafı olan ''Basamaklı Piramit'' üst üste konmuş altı mastabadan oluşmuş.









Eski Mısır'da yaşam nasıldı? Bunu öğrenebilmek için sallarla Nil'deki bir adaya geldik.
Ada, tamamen bir tiyatro sahnesine dönüştürülmüş gibiydi. Biz sallarla adanın çevresinde tur atarken bu sahnenin oyuncuları  da sürekli değişen bir dekorun içinde, Antik Mısır'ı temsili olarak canlandırıyorlardı.

Kahire, estetik camilerin şehri. Bunların içinde de Kahire'nin ünlü camilerinden biri olan ''El-Esher Cami'' görülmeye değer. Bu caminin hemen yanında bizim Kapalıçarşı'ya benzeyen Khan-el-Khalili çarşı girişi var. Anlatılanlara göre oldukça zengin ve orijinal ürünlerin satıldığı bu çarşı mutlaka gezilmesi gereken yerlerin başında geliyormuş.

Ancak, Kurban Bayramı dolayısıyla Khan-el-Khalili'deki dükkanların çoğu kapalıydı. Bunun üzerine, Mısır gezisi boyunca bizimle birlikte olan kalaşnikoflu koruma, ''Benimle gelin, açık olan dükkanlara ben sizi götürürüm,'' dedi. Aslında çarşı gezmek için geç bir zamandı. Şekil olarak da eli tüfekli bir adamla bugüne kadar hiç çarşı gezmemiştik ama insanın böyle zamanlarda basireti bağlanıyor galiba... Neyse, sonunda düştük bizim korumanın peşine...
Hiç bilmediğimiz sokaklarda ilerlerken kepenkleri inmiş dükkanların önünde -akşam karanlığı çökmesine rağmen- hala daha kurban kesimi devam ediyordu.
Yollar, kesilen kurban kanlarından dolayı kan gölüne dönmüş, biz de kanlar üstümüze sıçramasın diye hoplaya zıplaya sözde çarşı geziyorduk.
Sonra, sokaklar iyice daralmaya, çarşı ıssızlaşmaya benim de tedirginliğim artmaya başladı.
''Ne işim var buralarda? Sırası mı şimdi alışverişin... Bu adama ne kadar güvenebilirim?'' diye söylenirken, bir süre sonra geçtiğimiz yerlerin orijinalliği hoşuma gitmeye başladı, korkuyu ve endişeyi bir kenara attım.
İşin sonunda adamın günahını aldığımı anladım; koruma doğru söylüyormuş sonunda bizi çok güzel dükkanlara götürdü.

Kahire'nin havası genelde sisli ve puslu...  Çünkü; şehrin hemen yanı başında bulunan çölün kumu Kahire'nin üzerinde... Evlerin bakımsızlığı ve eskiliği de bu sis örtüsüyle birleşince, yukarıdaki fotoğrafta görülen manzaralar ortaya çıkıyor.

Kahire'nin sokaklarında kebaplar dönüyor, kıvrak arap müziği bu görselliğe eşlik ediyor. En güzel ezanlar bu şehirde okunuyor. Gürültünün içinden yükselen ezanların biri biterken diğer camide bir yenisi başlıyor.
İlginç, egzotik, biraz kirli, gürültülü bir şehir Kahire. Öyle veya böyle ama yaşayan bir şehir. Gelenler pisliğinden şikayet ediyor. ''Iyk, mıyk'' edenler var. ''Kahire'yi olduğu gibi kabul edecekseniz buraya gelin'' diyesim geliyor. Bu şehir naz niyaz kaldırmaz. Öylesine bir akışı var ki!













Kahire'den Aswan'a uçuyoruz. Üç gün boyunca konaklayacağımız gemi burada bizi bekliyor. Bu gemi ile ''Yukarı Mısır'''dan ''Aşağı Mısır'''a doğru Nil Nehri'nde yol alacağız.
Nil, Mısır'ın güneyinden geçip kuzeyinde denize döküldüğü için Nil'in denize döküldüğü yere ''Aşağı Mısır'' diğer güney tarafına da ''Yukarı Mısır'' deniyor.
Gemideki odamıza valizleri bırakıyoruz. Gemi kamarasının, normal bir otel odasından hiçbir farkı yok. Ayrıca Nil'i seyredeceğimiz geniş bir balkonu bile var.
Daha sonra geminin dışında bekleyen faytonlardan birine binip Aswan turuna çıkıyoruz. Şehir bir kasaba havasında ama Kahire'deki sokak curcunası buralarda da eksik değil.

Akşam gemide ''Hoş Geldiniz'' adı altında Arap gecesi yapmak adettenmiş. Bunu duyunca çarşıya çıkıp Mısır'ın geleneksel kıyafeti olan ''celabiye''lerden alıyoruz. Akşam yemeğine de bu kıyafetlerle katılıyoruz.

Abu Simbel'siz bir Mısır turu düşünülemez. II.Ramses'in yaptırdığı iki muhteşem anıtın yer aldığı Abu Simbel'e Aswan'dan uçakla geliyoruz.
llk olarak Ramses'in kendisi için yaptırdığı aynı zamanda Antik Mısır'ın en büyük üç tanrısı olan; Ra, Amon ve Harakhkes'e sunulan büyük tapınağa geliyoruz.
Daha tapınağa girmeden, girişte dört büyük Ramses heykeli bizi karşılıyor. Dört büyük heykelin ayak uçlarında ise daha küçük heykeller var. Bunlar da II.Ramses'in çocuklarını temsil ediyormuş.

Kayaların içi oyularak yapılan bu tapınağın girişinde, büyük bir yeraltı salonu ve bu salonda II.Ramses'i temsil eden ve Tanrı Osiris'e benzetilerek yapılmış sekiz adet heykel sütun bulunmakta. Tapınak iç duvarları ise resim ve yazılarla -boş yer kalmayacak şekilde- donatılmış. O duvarlarda yaşanmış ne hikayeler var.
Artık günümüzdeki tapınak, ilk yapıldığı yerde değil, daha yukarı taşınmış. Ama bu taşıma öyle böyle değil. Resmen tapınağı, içinde bulunduğu dağla birlikte taşımışlar.
Taşımanın sebebi ise, eski çağlarda Nil Nehri'nin kenarında bulunan Abu Simbel Tapınağı'nın, 1970 yıllarında yapımına başlanan Aswan Barajı yüzünden sular altında kalacağı hesaplanmış. Böyle olunca da, çok titiz bir çalışma sonucu tapınağı şimdiki yerine taşımışlar. Hatta söylenenlere göre tapınağın kesilerek taşınması sırasında estetik cerrahlardan bile yardım alınmış.

Abu Simbel'deki ikinci anıt ise yine II.Ramses tarafından en sevdiği karısı Nefartari için yapılmış ve aynı zamanda Tanrıça Hathor'a sunulmuş.
II.Ramses, Nefertari için yaptırdığı anıtın üstüne ''Güneşin parladığı kadın'' yazdırmış. Ne yazık ki Kraliçe Nefertari kendisi için yapılan bu tapınağın açılışına gelirken Nil Nehri'nde bir kazada ölmüş.













Nil gezisi, gündüz tarihi yerler, gece ise Nil'de yol alarak geçiyor. Komombo, Edfu, Nil boyunca uzanan en önemli tapınaklar. Tapınakları gezerken anıtların ihtişamı karşısında şaşkınlığımızı gizleyemediğimiz gibi bu anıtlarla ilgili anlatılan efsanelerle de gezi; masalsı bir hal alıyor.

Gemide her gece bir eğlence var. Geminin yol aldığı gündüz ise terasta oturup güneşleniyor, muhteşem Nil manzarası ile başbaşa kalıyoruz.

LUXOR
Aswan'da başlayan gemi gezisi Luxor'da son buluyor.
Antik Mısır'ın en önemli şehirlerinden biri olan Luxor'daki geziye Nil'in batı kısmında bulunan Krallar Vadisi'nin keşfiyle başlıyoruz.
Mısır'da, Eski ve Orta Krallık döneminden sonra piramit yapımının durduğundan yukarıda da bahsetmiştim. Yeni krallık döneminde ise firavunlar; gösterişli, ben buradayım diyen piramitlere gömülmektense, dışarıdan bakıldığında yeri belli olmayan mezarları tercih etmişler. Amaçları hırsızlara karşı önlem almakmış.
Ancak Tutankhamun dışında, görünen o ki, hiçbirinin mezarı hırsızların elinden kurtulamamış.
Tutankhamon'un mezarına gittiğimizde ise -VI.Ramses'in mezarının hemen altına sıkışıp kalmış- diğer firavun mezarlarına göre çok daha küçük ve sönük bir mezarla karşılaşıyoruz.
Tutankhamon'un çok erken ve beklenmeyen ölümü mezar hazırlığı için gerekli olan zamanı kısalttığından dolayı mı mezar böylesine gösterişsiz olmuş, bilmiyoruz.
Ama ne olursa olsun iyi ki Tutankhamun'un mezarı böyle iki ara bir dereye sıkışmış da böylece hırsızların gözünden kaçmış.


Yine Krallar Vadisi'nde bulunan, Mısır'ın  kadın firavunu Hatşepsut'un tapınağına geliyoruz.
Kocası ölünce tahtı üvey oğluna bırakmamak için dönemin baş rahibiyle anlaşarak firavunluğunu ilan etmiş olan Hatşepsut'un  resmi törenlerde sakal taktığı biliniyor. Her zaman olduğu gibi yine erkekler dünyasında işi zor olan bir kadın...
Hatşepsut Tapınağı'nın sol tarafındaki vadide ise firavunun eş ve çocuklarının mezarlarının olduğu Kraliçeler Vadisi yer almakta.

Nil'in batı yakasındaki mezarlıkları gezdikten sonra doğu yakasındaki Luxor şehrine geçiyoruz. Sahilde bulunan ana caddeye ''Korniş'' diyorlar.
Korniş, modern binaların, büyük otellerin bulunduğu oldukça geniş bir cadde. Caddenin deniz tarafında ise lüks gezi gemileri dizi dizi sıralanmış.
Arabalardan çok faytonların geçtiği bu cadde oldukça temiz bir görünüme sahip. Luxor zaten ünlü Karnak ve Luxor tapınakları ile de açık hava müzesi görünümünde olan bir şehir.

Karnak Tapınağı; aslında Mısır'ın eski döneminden, Ptolemeler dönemine kadar sürekli genişletilmiş dinsel bir kompleks. Her gelen firavun buraya bir şeyler eklemiş. Şeyler dediğime bakmayın, eşi benzeri olmayan tarihi anıtlar bunlar.

Karnak Tapınağı'nın biraz ötesinde ise Luxor Tapınağı bulunmakta. Bu tapınak Karnak Tapınağı kadar ihtişamlı olmasa da, şehrin merkezinde bulunan bu iki tapınak Luxor'a eşi benzeri olmayan bir görsellik katmış. Gece yapılan ışıklı gösterileri de kaçırılacak gibi değildi.

Daha sonra Luxor'un görünmeyen yüzünü görmek üzere sahilden ayrılıp arka semtlerin daracık sokaklarına giriyoruz.









Buralarda tam bir sefalet yaşanıyor; çamaşırlar sokaklara sarkmış, sebzeler; yere serilmiş çuvalların üzerine atılmış öyle satılıyor. Kadınlar çarşaflı, çocukların ayakları çıplak.. Sanki bir film platosunda gibiyiz.
Sokaklar o kadar dar ki! Bindiğimiz fayton sokağa zor sığıyor. Evler boşalmış herkes sokağa inmiş gibi, her yer kalabalık.
İki saate yakın süren bu gezi bittiğinde de artık Mısır'a da veda etme zamanı geliyor.. Uçağa Luxor'dan binip İstanbul'a dönüyoruz.

''Bir şehre aşık olmak, bir insanı sevmekten farklı değildir. Eğer aşıksanız, sevdiğinizin eksiklerini, hatalarını göremez, gördüklerinizi de affedersiniz. Aşkınız sürdüğü sürece bir sorun yoktur. Ancak aşkın bittiği yerde ya da ayrılık zamanı geldiğinde artık o sevilene bağımlı hale düşmüşseniz vay halinize!!! Kimi kez zevkten, çoğu kez sıkıntıdan kahrolarak, yanar tutuşur, ama ne kadar terk ederseniz o kadar çok dönersiniz ona.
İşte bir kente aşık olmak da tıpkı böyle bir karasevda hikayesidir'' demiş Buket Uzuner.
Belki çok sevdiğim şehirlere ve ülkelere böylesine bir karasevda içine düşmesem de gittiğim bazı şehirler benim şehirlerim oluyor. Tıpkı Mısır'ın şehirlerinde olduğu gibi.